Kırk yılı aştı, üniversite öğrencisiyken Fergana hakkında bir yazı yazmıştım... "Rüzgâr gibi koşan atlarının ter yerine kan damladığı topraklar" diye başlıyordu. "Bereketli ovalarının insanlarının Orta Asya'dan Anadolu'ya uzandığını" anlatıyordum…
Fergana’ya yola çıkmaya hazırlanırken, eşim hatırlattı; “Senin Fergana ile ilgili yazın vardı”. Ama o yazı bugüne kadar hiç yayınlanmadı. Belki de yayınlanmaması gerekiyordu; çünkü bazı yazılar kâğıtta değil, hafızada olgunlaşır. Kırk yıl bekler, sonra sizi alır o topraklara götürür.
Şimdi Fergana'dayım. Ve itiraf etmeliyim ki, bu satırları yazarken ellerim titriyor.
Fergana’nın geleceğine bir çivi
Fergana Vadisi'nin Qu'va ilçesinde, 260 bin metrekarelik bir alanda Türk bayrakları dalgalanıyor. "Qu'va Turan Türk Organize Serbest Sanayi Bölgesi"nin temel atma töreni. Özbekistan Başbakan Yardımcısı, Cumhurbaşkanı Danışmanı, Fergana Valisi Hayrullah Bozorov, TBMM Özbekistan Dostluk Grubu Başkanı Osman Mestan ve milletvekilleri, iş insanları... Hepsi burada.
Rakamlar konuşuyor: 350 bin metrekare inşaat alanı. İnşaat safhasında 1.500, tamamlandığında 10.000 kişiye istihdam. 200'den fazla yatırımcıya açık kapı. Otel, üniversite, teknopark, lojistik merkezi... Özbekistan'ın "ilk ve tek" örnek yatırımı olacak.
Ama rakamların ötesinde bir şey var bu törende. Heyal Holding Yönetim Kurulu Başkanı Vahdettin Heyal kürsüye çıktığında, sesi titredi: "Ata yurdumuza bir çivi de biz çakmanın onuru ve gururu içindeyiz."
Bir çivi… Kırk yıldır beklediğim o yazının son cümlesi buymuş meğer.
Fergana neden "Öz Kent"tir?
Fergana'ya "Öz Kent", yani "kendimizin şehri" denmesi boşuna değildir; zira bu topraklar, binlerce yıl boyunca göçlerin, imparatorlukların ve manevi efsanelerin kavşağı olmuştur.
Bu kadim kimliğin ilk tohumları MÖ 329'da, Büyük İskender'in fetih rüzgârları bu vadinin güneybatı ucuna ulaştığında atıldı. İskender, geride sadece bir kale değil, yorgun ve yaralı askerlerini de bıraktı. Bu Makedonyalılar yerel halkla evlenerek, Doğu ile Batı'nın nadir ve zengin bir sentezi olan Greko-Baktriya kültürünü yeşerttiler. Bu kültür etkisini bugün bile sanatta ve mimari işçilikte görmek mümkün.
Aradan geçen yüzyılların ardından, MÖ 128'de bu kez doğudan bir ziyaretçi, Çinli diplomat Zhang Qian, Fergana'ya ulaştı. Onu en çok büyüleyen, vadide rüzgâr gibi koşan, soylu atlardı. Efsaneye göre, koşarken terleri yerine kan damladığı için onlara "Kan terleyen cennet atları" adını verdi. Neredeyse yarım asır önce kullandığım bu benzer tanımın kaynağını da bu gezide öğrendim. Sanırım altın rengi “akal-teke” atlarından bahsediyordu. Bu atların ünü Çin'e yayıldı ve bu görkemli cins, Fergana'nın bereketli topraklarının gücünün sembolü olarak tarihe kazındı.
Ancak Fergana'nın kimliği sadece atların gücünden ya da İskender'in bıraktığı mirastan ibaret değildi. Dokuzuncu asırda, iki manevi yolcu da Fergana'yı yurt belledi. Hazreti Ebubekir Sıddık’ın torunları olan bu iki kardeş, buraya geldiğinde onları bir çift güvercin takip etti ve hemen yanlarına yuva kurdu.
Bugün dahi bu iki kardeşin mezarlarında, o güvercinlerin soyundan gelen binlerce kuş uçuşmaya devam ediyor. Bu kadim güvercinler, akıllara hemen bir rivayeti getirir: Acaba onlar, Hz.Peygamberimiz ile Hz.Ebru Bekir’in Medine’ye hicret ederken sığındıkları mağaranın kapısında bekleyen mübarek güvercinin yavruları mıydı? Niye olmasın!… Bu manevi bağ, Fergana'yı sadece bir coğrafya değil, aynı zamanda ruhani bir mirasın da taşıyıcısı yaptı.
Ve takvimler 1483'ü gösterdiğinde, bu kez Fergana'nın kalbi olan Andican'da, büyük bir imparatorluğun kurucusu doğdu: Zahîrüddin Muhammed Babür. Çocuk yaşta vatanından sürülen ancak yılmadan Hindistan'ı fethederek Babür İmparatorluğu'nu kuran bu cihan fatihi, Hindistan'ın tahtından bile Fergana'yı özledi.
Babürname'sinde yazdığı gibi: "Andican armutlarından daha iyisi yoktur." (Bu arada benim için “nar”ı daha makbuldür)… Babür'ün bu vatan hasreti, Fergana'nın sadece bir coğrafya değil, aynı zamanda ruhunun ve hafızasının ayrılmaz bir parçası olduğunu gösteren en zarif kanıttır. Bu topraklar, tarihin her döneminde en iyilerini ya yetiştirmiş ya da özlemiyle yanıp tutuşturan bir yuva olmuştur
EcoCity'de bir sabah yürüyüşü
Temel atma töreninden hemen önce, Fergana’nın geleceğe uzanan yüzünü görmek için yola çıktık: EcoCity. Üç buçuk yıl öncesinin dümdüz, ıssız arazisinin yerinde, şimdi 300 hektarlık devasa bir şehir silüeti yükseliyordu. Bu, yalnızca beton ve çelikten ibaret bir proje değil, 60 ila 80 bin insanın nefes alacağı, 70 hektarı yemyeşil park ve bahçelere ayrılmış, havalimanına yakınlığıyla dünyaya açılan yeni bir yaşam merkeziydi.
Şehrin ruhunu detaylarda ararken, gözlerimiz küresel bir iş birliğinin izlerine takıldı. Master planı Güney Koreli uzmanlar tarafından çizilmiş, ancak bitişiğindeki, EcoCity’nin tam üç katı büyüklüğündeki geniş alanı planlama görevi ise Türk firması Studio Vertebra’ya verilmişti. Bu, ata topraklarına sadece yatırım değil, aynı zamanda vizyon ve imza bırakma arzusunun somut bir kanıtıydı.
Yürüyüşümüz sırasında dikkatimi çeken her detay, buranın sıradan bir sanayi veya yerleşim bölgesi olmadığının altını çiziyordu:
. Sağlığa Yatırım: Dünya Bankası finansmanıyla 300 milyon dolarlık, tam teşekküllü bir hastanenin inşaatına başlanıyordu. Bu dev yatırımın hemen yanında, Heyal Grubu’nun da bir hastane kurma hedefi vardı. Fergana, sadece sanayinin değil, modern tıbbi hizmetlerin de merkezi olmaya hazırlanıyordu.
. Uzak Doğu'dan Esinti: Japon yatırımcılar, 6 hektarlık bir alanda "Sakura Garden" projesini hayata geçirecekti. Orta Asya'nın kalbinde açacak Japon kiraz çiçekleri, uluslararası ortaklığın zarif bir simgesi gibiydi.
. İnsana Dokunan Fabrikalar: En etkileyici detaylardan biri ise, kreşli fabrikaların varlığıydı. Anneler sabah çocuklarını güvenle bırakıyor, akşam mesai bitiminde alıp evlerine dönüyorlardı. Kadının iş gücüne katılımını destekleyen bu model, ekonomik büyümenin sosyal gelişmeyle el ele yürüdüğünü gösteriyordu.
Fergana’nın "yeni yüzü" EcoCity, sadece rakamlardan ibaret bir proje değil; uluslararası güvenin, vizyonun ve insana verilen değerin toprağa çakılan modern birer anıtıydı.
Ve ilginç bir detay vereyim: Fergana'nın üç köyü ve bir ilçesi, Kırgızistan sınırlarının içinde yer alıyor. Şahımerdan ve Yardan köyleri... Yazın 40 derecelik sıcakta Fergana'da bunalırken, orası 20 derece… Ve rivayete göre Hazreti Ali'nin makam türbesi orada bulunuyor.
Fergana Vadisi’nin en büyük paradoksu, Stalin’in çizdiği yapay sınırlarla Özbekistan, Kırgızistan ve Tacikistan arasında bölünmüş olması. Sok ilçesi gibi bazı yerleşimler, Kırgızistan sınırları içinde bir “ada” gibi duruyor. İnsanlar akrabalarını ziyaret etmek için sınır kapılarından geçmek zorunda. Su kaynakları için bazen gerilimler yaşanabiliyor.
Fergana'nın coğrafyası politik sınırlar tarafından paramparça edilmiş olsa da, ruhu ve kültürü 'Turan' adıyla yeniden birleşiyor. Aynı “ikat” kumaş, aynı seramik deseni, aynı “plov” tarifi, üç ülkede de aynı şekilde yaşıyor.
Turan Türk OSB gibi projeler de aslında bu sınırları aşmayı, bölgeyi bir bütün olarak kalkındırmayı hedefliyor. Projenin lojistik ayağı, zaten bu üç ülkeyi birbirine bağlayan bir köprü vazifesi görecek.
"Geri geldik"
Heyal'ın konuşmasındaki bir cümle, salondaki herkesin içindeki duyguyu ifade eden bir levha oldu:
"Ata yurdunuz olan topraklara kardeşlerimizle çalışmak, üretmek ve tüm insanlığa faydalı olmak için yeni gelmedik, geri geldik."
Bu cümle, Türk-Özbek ilişkilerinin son on yılını özetliyor. 2016'da Türkiye-Özbekistan ticaret hacmi 1,2 milyar dolardı. Bugün 3,5 milyar dolar. Haftalık 60'tan fazla karşılıklı uçuş gerçekleşiyor ve yeni hatlara ihtiyaç var. Türkiye, Özbekistan'ın dördüncü büyük ticaret ortağı oldu.
Ali Şir Nevâî'den yapılan alıntı da gündem için anlamlıydı: "Aşk ülkesinde padişah da dilenci de aynıdır." Bu söze cevap da ev sahibinden geldi: "Biz aşk ülkesine hizmet etmeye geldik."
Ve projenin adı da her iki tarafın niyetini ifade ediyordu: Qu'va Turan Türk Organize Sanayi Bölgesi.
Hafıza, kimlik ve bir çivi
Kırk yıl önce o yazıyı yazdığımda, Fergana benim için bir hayal ülkesiydi. Kan terleyen atlar, bereketli ovalar, İpek Yolu kervanları... Kitaplardan, haritalardan, dedelerden dinlenen hikâyelerden derlenen bir mozaik.
Şimdi buradayım... Ayaklarımın altındaki toprak gerçek... Gökyüzüne bakan Tien Shan dağları gerçek... Margilan'ın ipek fabrikasında 140 yıllık dut ağacının altında durmak gerçek... Babür'ün doğduğu Andican'ın sokaklarında yürümek gerçek.
Özbek atasözü der ki: "Fakir plov yer, zengin yalnızca plov yer."
“Plov”un sırrı şu:Mutfağımızın ortak ritüeli plov ise burada bir sanat. Devzira pirinciyle, “zirvak” usulü pişirilen Fergana plovu, UNESCO listesinden bir lezzet.
Devzira pirinci zirvakta yani et ve sebze suyunda pişer, suyunu emer, o suyun hafızasını taşır. Pirinç tek başına pirinçtir; ama zirvakla buluşunca plov olur.
Biz de öyleyiz belki. Türkiye tek başına Türkiye'dir, Özbekistan tek başına Özbekistan. Ama buluştuğumuzda, birbirimizin hafızasını emdiğimizde, "Turan" oluyoruz.
Çoban ateşi
Vahdettin Heyal, şair Abdullah Aripov'dan alıntı yaptı:
"Sen gidersin belki uzaklara,
Belki Fergana'da parlarsın,
Belki çıkıp dağlara,
Çoban ateşi yakarsın."
Ve ekledi: "Fergana'dan sanayinin çoban ateşini yakmaya geldik."
Çoban ateşi... Geceleri dağlarda yanan, yolunu kaybedenlere yön gösteren, kurtlardan koruyan, ısıtan, toplayan ateş.
Kırk yıl önce yazdığım o yazı, belki de bu ateşin kıvılcımıydı. Yayınlanmadı, ama söndü mü? Hayır. Kırk yıl için için yandı. Şimdi Qu'va'da, 260 bin metrekarelik bir alanda alevleniyor.
Bazı yazılar kâğıtta değil, hafızada olgunlaşır demiştim. Bazı ateşler de öyle.




























