İSTANBUL - İnsanlık, The Matrix’ten beri simülasyon ve dijital bilinç fikrini tartışıyor. Bugün OpenAI, Google ve Meta gibi şirketler dijital asistanlar ve veri temelli ikizler üzerinde çalışıyor. Bir gün biyolojik olarak ölsek bile dijital izlerimizle var olmaya devam etmemiz mümkün olabilir.
Mutlu Doğuş Yıldırım
“O iri cüsseli, zorba, kibirli hükümdar Gılgamış’ı engellemek için tanrılar vahşi adam Enkidu’yu gönderir. Fakat bir şekilde Enkidu ile Gılgamış dost olurlar. Birlikte farklı canavarları öldürürler. Buna kızan tanrılar Enkidu’yu hasta edip öldürürler.
Enkidu’nun ölümü Gılgamış’ı derinden sarsar ve ölümsüzlüğün sırrını aramak için yollara düşer...”
Binlerce yıl önce yazılmış, insanlığın bilinen ilk destanında bile bir ölümsüzlük arayışı var.
Ve belki de sonunda ölümsüzlüğün sırrını bulmak üzereyiz.
DİJİTAL ÖLÜMSÜZLÜK
Tüm düşüncelerinizi, bildiklerinizi, yaşadıklarınızı, hatıralarınızı bir yapay zekâ sistemine yüklediğinizi ve ondan sizin gibi davranmasını istediğinizi düşünün.
Bunu yapması zor elbette. “Koca bir ömrü nasıl anlatayım?”...
Öyle mi gerçekten? Tüm hatıralarımızı, bildiklerimizi biz de bir genel “özet” olarak hatırlamıyor muyuz aslında? Elbette düşündükçe, sorguladıkça canlanan hatıralar, bilgiler var. Ama üzerinden belli bir zaman geçmiş konular ile ilgili sadece “hayal meyal” hatırladıklarımız var.
Yani belki de oturup birkaç gün/hafta, hadi kötü ihtimalle birkaç ay uğraşsak ve hatıralarımızı, bildiklerimizi kayda geçirsek muhtemelen kendi hatıralarımızla, bildiklerimizle, düşündüklerimizle donattığımız bir ikizimiz olabilecek. Bir “dijital” ikizimiz.
Dünyanın en büyük hedge fonu sahibi Ray Dalio, böyle bir dijital ikiz oluşturdu ve kullanıma sundu bile. Adı “Digital Ray”.
Ray Dalio, uzun yıllar önce yaşadığı kötü bir yatırım tecrübesi sonrası iflas ediyor ve o günden sonra yaptığı her hatadan ders çıkararak bunları not etmeye başlıyor. Sonrasında da bu bilgileri “Principles” (İlkeler) isimli kitabında herkesle paylaşıyor. Bugünlerde popüler olan yapay zekâ sistemlerinden çok önce kendisine bir yapay zekâ sistemi yazdırıyor ve öğrendiklerini hep bu sisteme yüklüyor. Böylece yeni bir karar alması gerektiğinde bu sisteme danışarak bir anlamda kendi dijital kopyası tarafından yönlendirilerek en doğru şekilde kararlar alabiliyor.
Kendi dijital ikizimizin olması. Onun tarafından yönlendirilmek, onun tarafından tamamen unuttuğumuz hatıraların, tecrübelerin yıllar sonra hatırlatılması ve ona göre hareket edebilmemiz. Çocuklarımızın, yakınlarımızın biz bu dünyadan göçüp gittikten sonra dahi dijital ikizimizle sohbet edebilmesi. Evet, bu tam olarak biz değiliz belki ama bize en yakın şey bu olabilir.
OpenAI, Google ve Meta gibi şirketler yeni cihazlar (örneğin akıllı gözlükler) üzerinde çalışıyor ve bu cihazlar sayesinde hayatımızın her anında bize yardımcı olabilecek asistanlarımız olabilecek. Muhtemelen 2020’lerden sonra doğan çocuklar tüm hayatlarında onlara yardımcı olacak ve hayatlarına tanıklık edecek teknolojilerle donanacaklar. Tabii bu teknolojiler sayesinde hayatımız hakkında birçok veri de bolca toplanabileceği için dijital ikizlerimizin oluşturulması çok daha kolay olacak (İşin güvenlik, mahremiyet gibi kısımlarını başka bir yazıda konuşuruz). Kısacası, bir gün biyolojik olarak ölsek bile, muhtemelen dijital olarak yaşamamız mümkün olabilecek.
DİJİTAL YAŞAM MÜMKÜN MÜ?
2003 yılında Oxford Üniversitesi profesörü Nick Bostrom bir makale yayımladı ve enteresan bir önermede bulundu: “Hepimiz bir simülasyonda olabiliriz çünkü bundan yüzlerce, binlerce, belki milyonlarca yıl sonra torunlarımız ‘Acaba bizim atalarımız nasıl bir dünyada yaşamışlardı’ diyerek bugünleri simüle ediyor olabilirler.” (1999 yılı yapımı müthiş film Matrix’te de bir “kitlelerce yaşanılan simülasyon dünya” önermesi var ama Nick Bostrom’un akademik ağırlığı olduğu için ondan devam edelim.)
Yani Nick Bostrom’a göre bir “ata simülasyonu” içinde yaşıyor olabiliriz. Dijital bir dünyadayız ama elbette farkında değiliz (Zaten farkında olsak simülasyonda hata olduğu için muhtemelen hata düzeltilip simülasyon tekrar başlatılırdı).
Bu olabilir mi? Açıkçası öyle bir dönemde yaşıyoruz ki “Bu kesinlikle olamaz” demek çok mümkün değil gibi. Sadece 2-3 yıl öncesine göre inanılmaz gerçekçi resimler, videolar görüyoruz. Sahteyi gerçekten ayırmak neredeyse imkânsız hale geldi. Ve henüz 2026’dayız. 3026 yılını düşünsenize. Veya 103026 yılını. Neyse, konuyu çok dağıtmadan: Eğer simülasyon teorisi gibi bir teori ileride gerçekleştirilebilecekse (ki gidişat onu gösteriyor, hatta kısa süre önce Simile.ai isimli şirket benzer simülasyonlar yapmak için 100 milyon dolar yatırım aldı), bu da dijital varlıklara “bilinç” verilebilecek demek. Yani kendi varlığının farkında olan (ama neden var olduğunu tam açıklayamayan), düşünebilen, mantık yürütebilen dijital varlıklar.
BİLİNCİN AKTARILMASI
Yani bir gün dijital olarak bilinçli şekilde yaşamak mümkün olabilir. Sadece buradaki “bilinç” kavramı felsefi açıdan tartışmaya açık. Ama bir dakika, biz şu ana kadar bilinçli dijital varlıklar oluşturmaktan bahsettik. Var olan bilincin dijitale aktarılması mümkün mü, bunu konuşmadık. Şans eseri, tam da bu yazıyı yazdığım sıralarda, ilginç bir videoya denk geldim. Stanford Üniversitesi’nden Prof. Bejul Somaia insan beyninin dijital kopyasını çıkarmaktan bahsediyordu. Farelerde yaptıkları deneylerde farenin gerçek dünyada gördüklerini dijital dünyada da görebildiklerinden hatta fare beynini kontrol edebildiklerinden bahsediyordu.
Bu ne demek? Dijital beyinle gerçek beyin arasındaki köprüler kurulmaya başlandı demek. Beynimizdeki her biyolojik nöronun dijital kopyasını çıkarabilirsek acaba bilincimiz de kopyalanmış olur mu?
Acaba bir gün, bu yazıları dijital beynimle yazabilecek miyim ve siz de dijital beyinlerinizle okuyabilecek misiniz? O gün geldiğinde, iletişim kurmak için yazı yazmaya/okumaya gerek kalacak mı? Bir gün biz de bu harfleri, taş yazıtları inceler gibi “eskiden ne kadar ilkel yöntemlerle bilgi paylaşımı yapıyormuşuz” diyecek miyiz?
YAŞIM: 1 MİLYON
Dijital ölümsüzlük fikri çok ilginç. Fakat artık sıkça konuşulan farklı bir ölümsüzlük fikri daha var: Fiziksel ölümsüzlük.
Uzun yıllar önce bir TED etkinliğinde Aubrey de Grey isimli birinin konuşmasını dinlemiştim: “Yaşlanmak aslında bir hastalıktır” gibi bir düşünce o zamanlardan aklıma takılmış.
Yaşlanmanın bir hastalık gibi olduğu, her hastalık gibi tedavi edilebileceği yani yaşlanmanın durdurulabileceği fikri son yıllarda gittikçe daha sık konuşulmaya başlandı. Geçen yıl Gelecekten Notlar video-röportajında görüştüğümüz Prof. Derya Unutmaz da benzer şeyler söylemişti: “Binlerce yıl yaşamamız mümkün olabilir.”
PEKİ NASIL OLACAK BU?
Aslında bunun net cevabını henüz bilmiyoruz. Bildiğimiz tek şey şu: Yeterince zaman ve araştırma ile birçok hastalığın çaresini bulma şansımız var. Öyle de oluyor zaten araştırdıkça ve teknoloji de ilerledikçe birçok hastalığı tedavi edebiliyor, ortalama insan ömrünü uzatabiliyoruz.
Sorun şu ki: Bu süreç çok yavaş işliyor. Yani yıllarca araştırma yapmak, testler yapmak, bir tedavi veya ilaç bulunduysa onay süreçlerinden geçmek gibi birçok adım olduğu için tıp alanındaki hızımız halen yeterli değil.
Bu noktada bize yardımcı olabilecek müthiş bir teknoloji var: Yapay zekâ.
Yapay zekâ sayesinde, daha önceki yazılarımda bahsettiğim “1 milyon Einstein” ya da Anthropic CEO’su Dario Amadei’nin bahsettiği “bir şehir dolusu dahi” fikrine ulaşmak çok yakında mümkün olacak gibi görünüyor.
1 milyon Einstein’ın bilimsel sorunlar üzerinde 7x24 çalıştığını düşünsenize. Tek ihtiyaçları: Elektrik. Bilimsel keşiflerin, tıptaki ilerlemelerin ne boyutta olacağını düşünsenize.
Ve bunun olması için 100 yıl beklemeyeceğiz. Şimdiden ilk emareleri gelmeye başladı bile. Önce AlphaFold ile milyonlarca proteinin 3 boyutlu yapısı 1 yılda bulundu (Eskiden tek bir tane proteinin yapısını bulmak için bir doktora yapmak gerekebiliyordu).
Deepmind Funsearch ile matematik alanında, GPT 5.2 modeli (OpenAI) teorik fizik alanında keşifler yapıldı.
Kısacası yapay zekâ ile bilimsel keşifleri (çok) hızlandırmamız mümkün. Tek ihtiyacımız daha zeki modeller, daha iyi çipler ve daha çok elektrik. Ve bu alandaki yüzlerce milyar dolarlık yatırım da bu ihtiyaçları karşılayacak gibi görünüyor.
Yani her sabah yeni keşiflere, yeni buluşlara uyandığımız günlerden çok uzak değiliz (kişisel tahminim: 2030’lar). Bu durumda birçok hastalığa, belki de tüm hastalıklara çare bulunması da mümkün olabilecek. İnsan ömrü bir anda uzamaya başlayacak. Ve belki bazı bilim insanlarının iddia ettiği gibi fiziksel olarak da çoook uzun (Binlerce yıl? Milyonlarca yıl?) yaşayabileceğimiz günlere ulaşacağız.



































Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.