• BIST 11721.72
  • Altın 6632.42
  • Dolar 49.4845
  • Euro 55.6438
  • İstanbul 10 °C
  • Ankara 9 °C
  • Antalya 15 °C

Başkent’te üç gün

Can Pulak

Ankara’da siyaset, İstanbul’da hava muhalefeti, ülkede ise ekonomi yaşamı iyice zorluyor…
Üç gündür Ankara’daydım. Ortalık toz duman; şaşırtıcı ve ürkütücü gelişmeler peş peşe sürüp gidiyor. Fon soygunu, Kürt sorunu, belediyelere operasyonlar, Halk TV’ye kayyum ataması dillerden düşmüyor. Bunlar yetmiyormuş gibi Suudi Arabistan’a asker gönderme ve Azerbaycan’la papaz olma gibi konular da ekleniyor tartışmalara. Artık hâl hatır soran yok. “Neler oluyor, nereye gidiyoruz, daha başımıza neler gelecek?” merakı ve korkusu sarmış herkesi. Yönetimin çok üst kademesi hariç, AKP’li dostlarımı bile aynı endişe çizgisinde buldum.

Gece telefonum çaldı. Kıbrıslı emekli bir diplomat arkadaşımdı arayan. İlginç şeyler anlattı. Kıbrıs Rum tarafındaki üsler ve limanlar büyütülüyormuş. Amerika, İngiltere ve Fransa, 1,2 milyar euroya yakın bir yatırım yapıyormuş oraya. Baf’taki Atatürk Caddesi’nin tabelasını indirmişler, başka bir isim vermişler caddeye.
Geçen ay Amerikan, Fransız, İtalyan ve İsrail askerleri resmî üniformalarıyla katılmışlar Lefkoşa’daki resmigeçide. İtalyanlar harp gemisi, Fransızlar savaş uçakları, İsrailliler uzun menzilli füzeler vermişler Rumlara. “Güney Kıbrıs’a dikkat” dedi arkadaşım; “Gelişmelerin farkında mısınız acaba?” diye de sormadan edemedi. Farkında olmasına farkındayız ama içeride boğuşmaktan ve milleti üzen sorunların çokluğundan öncelik sırasını bile karıştırmış durumdayız.

Dışarıdan giderek yaklaşan ciddi tehlikeleri göğüslemek ve savuşturabilmek için içeride birlik ve beraberliği, ciddiyeti, sükûneti ve huzuru mutlak ve süratle gerçekleştirmeye mecburuz. Ayrıca sorunlarımızdaki aciliyet ve önceliklere de dikkat etmemiz gerekiyor. “Ben yaptım, oldu” anlayışının ülkeye yaşattığı yanlışları artık tekrarlamamamız şart. Ülkenin öncelikli sorunu Kürtlerin beklentileri değil. Ayrıca o beklentilerin gerçekleşmesi, sorunu daha da içinden çıkılmaz hâle getirebilir.
Önceliğimiz ekonominin düzeltilmesi, enflasyonun ve hayat pahalılığının dizginlenmesi, üretim problemlerinin çözülüp önünün açılması, rayından çıkan hak, hukuk ve adaletin özlenen çizgiye çekilmesi, partizanlığın önlenmesi, devlette israfa son verilip tasarruf döneminin başlatılması olmalıdır.

Sonra huzur, güven ve istikrar özleminin gerçekleşmesi de sağlanmalıdır. Ülkede bu genel tablo görülmedikçe, millî birlik ve beraberlik gerçek anlamda sağlanmadıkça ne yapsak nafile… 2027’de 4 trilyona yakın dış borç faizi ödeyeceğiz. 2026 bütçesi büyük bir açık veriyor. Devlet, yeni gelirler sağlamak için yeni vergiler getirmek zorunda. Milletin takati kalmadı. Kötü yönetimin ağır faturasını ödüyoruz hepimiz.
Evet, kötü, yanlış üstüne yanlış yapan, ülkenin değerlerine büyük zararlar veren, ekonomiyi berbat edip “Düzelteceğim” diye kansere çeviren bir anlayışla yönetiliyoruz. Bunca rezaletin sorumlusu kim acaba? Serbest piyasa ekonomisini serbest soygun sistemine kim çevirdi? Fon soygunlarına kim sebep oldu? Yarım milyona yakın vatandaşımızın tasarruflarını kim buharlaştırdı?

Yönetime kötü diyoruz da muhalefet farklı mı sanki? Kendi kavgalarıyla boğuşmaktan ülkenin ciddi sorunlarıyla gereği şekilde uğraşamıyor. İYİ Parti, Zafer ve Saadet partileri ile aldıkları maaşın hakkını veren 8-10 mebus da olmasa ortalık “dikensiz gül bahçesine” (!) dönecek.
Basın görevini yapamıyor. Ülkenin iyi gazetecilerinin tamamı işsiz. Ankara’da gördüm, çalışamayan gazetecilerin çoğu tavla oynayarak vakit geçiriyorlar. Yazılı ve sözlü basının neredeyse yüzde 85’i iktidarın elinde. Geri kalan 2-3’üne de ceza veriyorlar, muhalif gazete ve televizyonları kapatıyorlar, aleyhte haber ve yorum yazanı ters kelepçeyle içeri tıkıyorlar.

Yahu kaç ihtilal yaşadım, kaç yönetim gördüm; basın özgürlüğünü ve halkın haber alma hakkını böylesine hiçe sayan, Anayasa’nın ilgili maddelerini paspas gibi çiğneyen bir iktidar görmedim. Özgür basın ve görevini hakkıyla ve rahat yapabilecek bir yazı, çizi, eleştiri ortamı hem demokrasiyi hem de yanlışlarını görebilme ve düzeltme açısından yönetimi rahatlatır. Bunu kimse söylemiyor mu ülkeyi ve AKP’yi yönetenlere?
Ülke kötüye gidiyorsa —ki gidiyor— bunu ancak bir araya gelerek, ortak akılla çözebiliriz. İçinde bulunduğumuz durumdan Türkiye’yi artık ne mevcut iktidar ne de bölük pörçük muhalefet kurtarabilir.
Kurtuluşu ve sele kapılmış ya da freni patlamış kamyon gibi giden ülkemizin düze çıkmasını düşünüyorsak eğer, sorunlarımızı mutlaka birlik ve beraberlik içinde çözmeliyiz. Bütün liderlerin bir araya gelmesi, sorunlarımızı bir masaya yatırması, yapılan yanlışları düzeltecek kararlar alması o kadar zor mu?

Kendimizi, partimizi, şahsi geleceklerimizi düşündüğümüz kadar Türkiye’mizin iyiliğini, esenliğini ve geleceğini öncelikle düşünmemiz gerekmez mi?
Türkiye’miz iyi ve güçlü olursa millet de iyi ve güçlü olur. Böyle düşünmenin vergisi, KDV’si, ÖTV’si filan yok.
Oturup konuşmak, sükûnetle ülke sorunlarını görüşmek, bunlara akılcı çözümler bulmak yerine kavga ve gürültüyle, hırs ve ihtirasla, siyasi menfaatleri önceleyerek hareket etmek, güzel vatanımıza yapılacak en büyük kötülüktür.

 

Bu yazı toplam 91 defa okunmuştur.
Yazarın Diğer Yazıları
Tüm Hakları Saklıdır © 2005 Türkiye Turizm | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.