Yazın sesleri susunca kasabalara dönen ruh

Özkan Altıntaş

Turist kafileleri çekilip bağlar nadasa bırakıldığında Anadolu’nun taş sokakları asıl kimliğine bürünür. Aralık’ta gösterişten uzak, içten dışa dolan kış sığınakları.
Aralık ayı kapıya dayandığında herkesin aklında benzer resimler belirir: Işıl ışıl vitrinler, yapay telaşlar, son dakika kalabalıkları… Oysa Amerika’nın o meşhur Rockefeller ağacının ya da şaşalı Noel pazarlarının ötesinde, bu mevsimin asıl büyüsü bağırmayan, kendini gösteri malzemesi yapmayan yerlerde saklıdır. Otellerini nesillerdir aynı ailelerin doldurduğu, sokaklarına her yıl gösterişten uzak aynı mütevazı ışıkların asıldığı ve tüm bu kış hazırlığını bir tiyatro gibi değil, takvimde denk gelen makul bir gelenek gibi yaşayan kasabalar vardır.

Güzel haber şu ki; bu ruhu hissetmek için Okyanus’u aşmaya gerek yok. Bizim coğrafyamızda da Aralık geldiğinde kabuğuna çekilen, ateşini sessizce yakan ve kapılarını sadece "önceden bilip hazırlananlara" açan muazzam köşeler var.


Şirince’de Yazın Sesleri Susunca…

Temmuz ayında Şirince’nin o daracık taş sokaklarında yürümeye çalıştıysanız, ne demek istediğimi çok iyi anlarsınız. İğne atsanız yere düşmez, kalabalık uğultudan kendinizi duyamazsınız. Ama gelin bir de Aralık ayında görün orayı.

Yazlıkçılar ve günübirlikçiler çekildiğinde, bağlar nadasa bırakıldığında kasaba ticari makyajını siler ve asıl masalsı kimliğine bürünür. Konakların avlularından yükselen çıra kokusu vadiye çöken kış pusuyla karışır. Kuşaklardır orada yaşayan aileler, sobanın üzerindeki kestaneleri çevirirken siz o asırlık Rum evlerinin loş ışıklı pencerelerinden sızan huzura tanıklık edersiniz. Buranın kış müdavimleri öyle turistik şovların peşinde değildir; mahzende dinlenen yerel içeceğin, odun ateşinde demlenen çayın ve soba başında edilen o derin sohbetlerin peşindedir.


Kapadokya: Kar Altında Bir Eski Zaman Hanı

Kapadokya’ya ilk kar düştüğünde coğrafya masal kitabından fırlamış gibi olur, evet. Ama burayı sadece kış fotoğrafı çekmek için değil, yıllardır aynı ailelerin işlettiği kayadan oyma hanların sıcaklığı için ziyaret eden kemik bir kitle vardır.

Göreme’de ya da Mustafapaşa’da, dondurucu bir Aralık akşamı vadide yürüdükten sonra o taş duvarların doğal yalıtımıyla sıcacık kalmış bir mağara odaya sığınmak… Akşam şöminenin karşısına geçip dışarıdaki rüzgarın ıslığını dinlemek… İşte bu deneyim, tesadüflere bırakılmayacak kadar kıymetlidir. Ve inanın, o odaları kapatanlar rezervasyonlarını daha Ağustos sıcakları bitmeden yapanlardır.


Cunda ve Safranbolu’nun Dik Duruşu

Karakterini mevsimlere göre değiştirmeyen kasabaları hep çok sevmişimdir. Cunda ve Ayvalık böyledir mesela. Kapı tokmaklarına asılan zeytin dallarıyla, rüzgar sertleştiğinde taş binalardan yükselen o tanıdık ev kokusuyla kışı karşılarlar. Safranbolu ise süslenmeye ihtiyaç bile duymaz; arasta çarşısından yükselen taze kahve kokusu ve ahşap konakların dinginliği zaten mevsimin ruhunu kendiliğinden taşır.


İşin Sırrı: Ağustos’ta Plan Yapan O Kişi Olmak

Bu saydığım yerlerin çok temel bir kuralı vardır: Buralar içten dışa doğru dolar.

Önce yıllardır aynı odada kalan, otel sahibini ismiyle tanıyan ve çıkarken bir sonraki yılın yerini ayırtan o "eski müdavimler" gelir. Sonra işi şansa bırakmayan, sonbahar gelmeden tedbirini alanlar yerleşir. Takvimin kendisini kandırmasına izin verip "Aralık’a daha çok var" diyenler ise ne yazık ki hep dışarıda kalır.

Eğer bu yılın sonunda kendinizi bir taş konağın şöminesi başında ya da kar altındaki bir vadinin kıyısında, kafa dinlerken hayal ediyorsanız size tavsiyemdir: Bir yıl daha beklemek istemiyorsanız, takvime kanmayın. Bu kışın planını şimdiden zihninize kazıyın; çünkü karakterini koruyan kasabalar, tam da bunu önceden akıl edebilen gezginler için kapılarını açık tutar.