Türk Kültürü Siyasete Yenik mi Düştü, Yoksa Direniş mi Sergiliyor?

Özkan Altıntaş

Türkiye’nin kültürel dönüşümünü "yenik düşmek" gibi keskin bir ifadeyle tanımlamak yerine; bir çatışma, dönüşüm ve direnç süreci olarak okumak çok daha geniş bir perspektif sunar.
Siyasi iktidarlar her alanda güç elde etse de, sanat, edebiyat ve yaşam tarzı üzerindeki o belirleyici "kültürel hegemonya"yı muhafazakar kalıplara tam anlamıyla oturtamadı.
Bugün yaşananlar bir teslimiyet değil, kültürde büyük bir kutuplaşmadır. 
Bir yanda devlet destekli inşa süreci, diğer yanda bu kalıplara sığmayan kültürel yapılaşma var.
Bu kültürel kutuplaşma içinde her şeye rağmen Türkiye'nin çok değerli tarihi eserleri korumaya alınıyor.
Ancak bir çok eser, bu sergilemeye yönelik bakış açısı arasında binaların arasında görünmez oluyor.

Dönüşümün En Derin İzleri

Bu süreçten en çok nasibini alan alanlar, toplumun görsel ve işitsel hafızası oluyor.
Geleneksel estetikten uzak, mimari, "betonarme üzerine kaplama" ve betonlaşma griliği arasında sıkışan şehir silüetleri oluşuyor.
Yaşam tarzında, müdahale edilen festivaller ve alkol vergilerine rağmen, dijital dünyada (Z kuşağı) küresel kültürle bütünleşen bir direnç gösteriyor. Sanat, kültür, müzik unutuluyor.

Öte yandan siyasetin giremediği "Kaleler" ortak paydalarımız olarak duruyor.
Tüm utuplaşma baskısına rağmen, Türkiye’de siyasetin dokunmakta zorlandığı, birleştirici sığınaklarımız hala mevcut. Bunlar ecdad yadigarı eserler ve yaşaylan kültürümüz olarak ayakta duruyor.

Mutfağın ve Toprağın Dili

Türkiye’de siyasetin giremediği en güçlü kale ise sofradır.
"Zeytin Yolu" ve "Yoğurt yolu" gibi geçmişimizi yansıtan projeler değerlidir.
Toprağın, hasadın ve bereketin sağcısı veya solcusu yoktur.
Gastronomi, ideolojiler üstü bir deneyim alanıdır.

Turizm toplumsal rehabilitasyon aracıdır.
Elli yıllık gazetecilik ve turizm yayıncılığı tecrübemle gördüğüm tek bir gerçek var:
Turizm, toplumda kutuplaşmayı kıran en büyük diplomatik araçtır.
Tanrı misafiri bizim özelliğimizdir. Kapıyı çalan yabancıya gösterilen karşılıksız kabul, partiler üstü bir genetik kodumuzdur.
İmece ruhu ise afet anlarında kimlik sormadan yardıma koşan o refleksif dayanışma, kağıt üzerindeki tüm ayrışmaları siler.
Sonuç olarak "Türk yaşamı ve kültürü kimseye yenik düşmez" diyorum.
Arkeoloji ve sanat tarihi eğitimi almış bir turizmci olarak biliyorum ki; bu topraklar Bizans’tan Osmanlı’ya, Cumhuriyet’ten bugüne her şeyi içine alıp eriten dev bir kazandır.
Kültür, yukarıdan aşağıya empoze edilen politikalarla değil, toplumun iç dinamikleriyle şekillenir.
Bugün turizm ve üretim, sadece döviz getiren kalemler değil; kendi insanımıza birbirini yeniden sevmeyi öğretecek birer köprüdür.
Ortadoğu savaşında Irakta yok edilen tarihi eserler ve son savaşta İran'da bombalanan Gülistan Sarayı insanlık mirası eserlerin siyaset uğruna yok olduğunu gösteriyor.
Irakta "Çölün Gelini" olarak bilinen Palmira Antik Kenti (Tedmur) 2015-2017 yılları arasında sistematik bir yıkıma uğradı. Bel Tapınağı, Antik dünyanın en önemli dini yapılarından biriydi, havaya uçuruldu. Baalşamin Tapınağı: MS 17. yüzyıla kadar uzanan bu yapı tamamen yıkıldı. Anıtsal Tak (Zafer Takı): Kentin sembolü olan 2 bin yıllık tak parçalandı. Kule Mezarlar: Roma dönemine ait eşsiz mezar yapıları yok edildi.
Dünyanın gözbebeği insanlık mirası anıtlar siyasilerin hırsı yüzünden yok edildi.
Dünya mirasının en değerli eserlerine sahip olan Türkiye'de ise bu eserler korunuyor.
Arkeolojik kazılarla yenileri gün yüzüne çıkarılıyor. Yurt dışına kaçırılanlar ise geri getiriliyor.
Büyüklerimizin dediği gibi "Taş yerinde ağırdır" ilkesine uyuluyor
Tarihi eserlerin yeri  onların yaşadığı yerdir.