Turizmde kibir dönemi bitti

Adil Gürkan

1990’lardan başlayan hızlı ve maceralı süreç, Türkiye turizminin başarı hikayesidir.

Bu 30 yılda, her düşüşün ardından inatla ayağa kalkmanın sayısız örnekleri vardır.

Ama eğri oturup, doğru konuşalım.

Yatırımcılar tarafında tanık olduğumuz bu heyecan ve cesarete karşılık, aynı donanıma sahip yöneticilerin varlığı biraz tartışmalıdır.

Zira 1985 ile 1995 arasında, sektörün acemiliği döneminde, sağdan, soldan, köyden, kasabadan, turizmi duyan Antalya’ya akın etti.

Tıpkı 1800’lerin altına hücumu gibi.

Eğitim, kültür, deneyim, beceri noktasında hiçbir artısı olmayanlar bile, arada kaynarız, gibi bir umut ile sektörün ardına kadar açık kapılarından içeri daldı.

Ama..

Turizm sektörüne, ego, kibir, kabalık, cehalet gibi defolarını da boca ettiler.

Aramalara çıkmamak..

Etrafına tuhaf bir ulaşılmazlık sınırı çizmek..

Efelenmek..

Tepeden bakmak…

Bağırıp çağırmak..

Hepsi bu dönemin mirasıdır.

Neler neler gördük ve yaşadık?

İnsancıllığın ve sevginin temel değerler olduğu bu sektörde, astlarına küfür kıyamet gitmeyi yöneticilik sanan müdürler vardı.

Üst düzey bir yönetici olana kadar can ciğer kuzu sarması oldukları insanlarla iletişim hemen kesilir, araya mesafe konurdu.

Dar bir çerçeve oluşturulur ve bu çerçevenin içine çok az sayıda insan dahil edilirdi.

Diğerlerinden yavaş yavaş kopulurdu. Aramalarına cevap verilmezdi.

Arayanın ve erişilebilir olanın kıymetinin düşeceği, kendisini bir bilinmezlik zırhının arkasına saklayanın ise çok değerli olacağı düşüncesi yaygındı.

Birçok hata da yapıldı…

Bir üst göreve terfi eden, astlarına parya gibi baktı.

Turizmin tepesindekilerin büyük bir kısmı kendilerini Olimpos’ta sanmaya başladılar.

Nice Otel Müdürü bilirim..

“ O oteli ben açtım” derken, kendisini İstanbul’un kapılarını açan Fatih Sultan Mehmet sandığını bile düşünebilirdiniz.

Aylar, yıllar geçti.

Sokaklarda, işyerlerinde, hayatın her noktasında yeni tipler belirdi.

Sosyal ve ekonomik hayata yeni kuşaklar girdi. Bu yeni kuşaklar kendi değer yargılarını, kriterlerini de beraberlerinde getirdiler.

Duruşlarını ifade eden en güçlü kavram; sosyalleşme idi.

Yani sürekli olarak bir araya gelme, birlikte zaman geçirme, tanışma, kaynaşma..

Bu yeni tipler bir yandan da adeta “ Ne hiyerarşisi, ne emir komutası?” der gibiydiler.

Bir, on, yüz, bin derken, 20-40 yaş arasını bu yeni tipler doldurdu.

50 yaş sonrası ( yeni bizim kuşak ) azınlıkta kaldı ve öyle olması da hayatın gereği idi.

Bizim kuşak, yeni kuşakların, genelde iş hayatına, özelde turizme kattıkları yeni aromalara alışamadı ve tepkili davrandı. Engellemeye çabaladı.

Ama kimin umurunda?

Yeni kuşaklar bağıra bağıra geldiler…

Şeffaflığı..

Direkt iletişimi..

Teklifsizliği..

Mütevazılığı

Yeni zamanların ilişki kodları olarak her tarafa yaydılar.

Bu kavramlar turizm ekosisteminde yayıldıkça, güçlendikçe, eski kavramlar derlendi, toparlandı, paketlendi ve belleklerin alt taraflarında bir yerlere istiflendi.

Bu gelişmeleri, evrensel boyutu ile gözlemlemekte yarar var.

Bu süreç sadece iş hayatını ya da turizm sektörünü kapsamıyor. Daha da ötesi var. Genel olarak tüketiciler de artık bu yeni değerleri talep ediyor.

Tüketiciler artık karşısında insanlaşmış markalar istiyor.

Kendisini anlayan, seven, saygı duyan ve saran sarmalayan markalar..

Bu markaların yanında da, görünür, ulaşılır, sempatik profesyoneller olsun, diyor.

Onu sonuna kadar dinleyen, anlayan, gözünün içine bakabilen, gülümseyen, espri yapabilen, anlayışlı muhataplar arıyor.

Etrafında böyle profesyonelleri gördüğü markalara tutuluyor.

Bizim sektöre dönersek..

Bir haftalık tatili boyunca yoluna bir kere bile çıkmamış, göz göze gelip, gerçek bir ev sahibi olarak selam vermemiş otel yöneticilerine içinden gülüyor, dalga geçiyor.

Gönlünün kara listesine yazıyor..

Bir sorunu olduğunda, gelip kendisini dinlemek yerine, sağa sola talimat yağdırıp başkalarını gönderen yöneticilere hiç tahammülü yok.

Bakın ‘ Ağır Abiler’

Açık konuşalım..

Asık bir surat..

Gergin bir beden..

Başta kendisi olmak üzere, her şeyle ve herkesle kavgalı bir kimlik..

Kerpetenle bile zor açılan bir ağız..

Muhatabın yüzüne bakmaktan ısrarla kaçınan gözler..

Meali, “ Sen kimsin de gelip benimle muhatap oluyorsun?” olan birkaç kesik cümle…

Yapmacık bir telaş hali..

“ Görüştüğümüze çok sevindim, en kısa zamanda tekrar ararım” yerine, güya sıcak, ama aslında buyurgan bir “ Ara beni, görüşelim” mavalı..

Bütün sermayeniz bu ise.

Hala bu noktada iseniz..

Bu çarşıda tezgah açmayın

Bu canlı, şen şakrak, cıvıl cıvıl, mütevazı, teklifsiz, rengarenk dünyada size yer yok.