• BIST 93.419
  • Altın 243,842
  • Dolar 6,4985
  • Euro 7,3766
  • İstanbul 23 °C
  • Ankara 14 °C

The Guardian: Erdoğan paranoyak bir otokrat

The Guardian: Erdoğan paranoyak bir otokrat
The Guardian’da yayımlanan bir makalede, haftasonunda yapılan ‘paralel‘ operasyonu eleştirildi; Erdoğan ‘paranoyak bir otokrat‘ olarak nitelendi.

HAFTAYA BAKIŞ
İSTANBUL-
Cumhuriyet Gazetesi The Guardian’da yayımlanan bir makaleye şöyle yer verdi:17 aralık yolsuzluk soruşturmasının ardından AKP hükümetiyle Fethullah Gülen Cemaati arasında ayyuka çıkan kavga ve Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın tavrı, Batı basınının ilgisini çekmeye devam ediyor. Son olarak, Britanya’nın etkili gazetelerinden The Guardian’da yayımlanan bir makalede, haftasonunda yapılan ‘paralel‘ operasyonu eleştirildi; Erdoğan ‘paranoyak bir otokrat‘ olarak nitelendi.

Simon Tisdall imzalı makalenin tam metni şöyle:

Erdoğan yönetimindeki Türkiye’ye hala güvenilebilir mi?

Aralarında gazeteci, medya çalışanları ve eski emniyet müdürlerinin de bulunduğu 30’dan fazla kişinin açıkça saçma komplo suçlamaları üzerinden gözaltına alınmasıyla, Recep Tayyip Erdoğan’ın paranoya siyaseti bir çirkin safhaya daha girdi. İstanbul’da kimse ülke çapındaki baskınların emrini bizzat onun verdiğinden şüphe etmezken, Türkiye Cumhurbaşkanı’nın son darbesi AB ve ABD için daha büyük ve zorlu bir sorunun altını çiziyor: Erdoğan yönetimindeki Türkiye artık güvenilir ve demokratik bir Batılı müttefiki olarak görülebilir mi?

Haftasonundaki baskınlar, genel yayın müdürü Ekrem Dumanlı’nın da gözaltına alındığı Zaman gazetesinin yanı sıra sahte delil ürettiği yaptığı ve iftira attığı öne sürülen diğer basın kuruluşlarını hedef aldı. Sert tepkiler gecikmedi. Muhalefet lideri Kemal Kılıçdaroğlu baskınları ‘demokrasiye darbe‘ diye niteledi. ABD yargı bağımsızlığının ve adil yargılanma hakkının risk altında olduğunu vurguladı. Washington, Erdoğan’ın ‘bu temel ilkeleri ve Türkiye’nin kendi demokratik temellerini ihlal etmemeye’ özen göstermesi gerektiğini belirtti.

Brüksel’den yapılan eleştirel açıklamada, Erdoğan ve yeni-İslamcı partisi AKP’nin artık AB üyeliği konusunda ciddi olmadığına dair uzun süredir duyulan endişenin altı çiziliyordu. AB, ”Bu operasyon, Türkiye’nin de bir parçası olmayı arzuladığı Avrupa değerlerine ve standartlarına ters düşüyor” açıklaması yaptı.

AB’nin endişeleri meşru

Erdoğan’ın pazartesi günü verdiği iğneleyici yanıt da, AB’nin endişelerinin meşru olduğunu gösterir nitelikteydi. Cumhurbaşkanı, düşmanlarının kendisine kirli oyunlar oyunlar oynadığını, dolayısıyla bunu hak ettiklerini söylüyordu. ”Basın özgürlüğü diyorlar ama konunun bununla alakası yok. Böyle bir adım atarken AB ne der diye düşünmeyiz, AB bizi alır mı almaz mı, bizim böyle bir derdimiz yok” diyordu.

Zaman gazetesinin önünde toplananlar, ‘Özgür basın susturulamaz’ yazılı pankartlar taşıyordu. Fakat bu çok da doğru değil. Zira 2003’ten bu yana üst üste üç dönem başbakanlık yaptıktan sonra bu yıl cumhurbaşkanı seçilen Erdoğan, Türkiye’de ana akım medyanın büyük kısmının yanı sıra, mecliste, mahkemelerde ve emniyet güçleri üzerinde fiili bir kontrole sahip.

Basın özgürlüğü itibar üzerinde leke

Erdoğan’ın, bağımsız gazeteciliği sindirip baskı altına alma ve eleştiriye hiçbir şekilde hoşgörü göstermeme konusunda kötü bir şöhreti var. Şiddet yoluyla bastırılan Gezi Parkı protestoları sırasında, Twitter ve diğer sosyal medya araçlarına sövüp saydı ve bunları kısa bir süreliğine yasaklamaya çalıştı. Türkiye’nin insan hakları alanındaki sicili, özellikle de Kürt azınlığa yönelik adaletsiz tutumu, İnsan Hakları Örgütü’nün son raporlarının da ortaya koyduğu gibi, ülkenin itibarı üzerinde bir leke olarak duruyor.

Erdoğan’ın öfkesinin odak noktalarından biri, geçen yıl yardımcılarını, bakanları ve ailelerini hedef alan yolsuzluk suçlamaları. Erdoğan, eski müttefiki olan Fethullah Gülen’i bir komplo kurmakla suçluyor ve bir darbe girişiminin mağduru olduğunu savunuyor. Uluslararası Şeffaflık Örgütü’ne göreyse, yolsuzluk Türkiye’de ciddi bir sorun. Fakat geçen yıl başlatılan soruşturma kapatıldı; soruşturmayı yürütenler cezalandırıldı veya görevden alındı.

Putin’le benzeşiyor

Erdoğan, tarihi darbelerle dolu olan orduya da geçmişte benzer suçlamalar yöneltmiş, geniş çaplı tasfiyeler ve davalar başlamıştı. Erdoğan’ın Başbakanı Ahmet Davutoğlu’ysa, son gözaltıları Türkiye Cumhuriyeti’ne sadakat ‘imtihanı’ diye niteledi.

Erdoğan’ın paranoyak otoriterliğiyle Rusya’nın benzer biçimde kendine güvensiz otokratı Vladimir Putin arasında kıyaslama yapmak artık alışıldık bir durum. Ve bu kıyaslamalar, Türkiye’nin jeopolitik yöneliminde son dönemde yaşanan değişikliklerde kendini gösteriyor. Bu değişikliklerin simgesiyse, Rusya’nın tam da AB’yle Güney Akım doğalgaz boru hattı projesinden vazgeçtiği sırada, Türkiye’yle yeni bir doğalgaz anlaşmasını açıklaması oldu.

Erdoğan bu sırada öfke dolu Batı karşıtı söylemlerini sürdürüyor ve IŞİD’le mücadelede de, NATO anlaşması kapsamındaki yükümlülüklerine rağmen tam işbirliğini esirgiyor. Türkiye, Kobani’de kuşatma altındaki Kürt güçlerine yardımı da reddetti.

Cameron sadece Davutoğlu’ndan ders aldı…

Geçen hafta Ankara’yı ziyaret eden Britanya Başbakanı David Cameron, Türkiye’den Suriye’ye geçen yabancı cihatçılar konusunda daha fazla işbirliği talep etmişti. Fakat, en azından kamuoyunun görebildiği kadarıyla, alabildiği tek şey Davutoğlu’ndan Batı’nın sorumlulukları hakkında ‘dersler‘ oldu. Ziyarete katılanlar, Cameron’ın Erdoğan’la görüşmelerinde insan hakları ve basın özgürlüğünü gündeme getirmediğini de söylüyor.

Cameron’ın ev sahibiyle yüzleşmekte isteksiz davranması utanç verici olduğu kadar, hem  Britanya’nın önceliklerini ifşa etmesi, hem de Londra (ve AB’nin) son dönemde Türkiye üzerinde ne kadar az nüfuz sahibi olduğunu göstermesi bakımından iyi bir örnekti. Ziyaret, Erdoğan’ın ‘yüceliğinin’, Türkiye’yi Batılı demokrasilerden ne kadar uzaklaştırdığını da ortaya koydu.

İNGİLİZCE METİN

Can Turkey under Erdoğan any longer be deemed a reliable western ally?

Raids against opposition journalists, ex-police chiefs and investigators highlight

Simon Tisdall

The Guardian, Monday 15 December 2014 16.28 GMT

Turkish president Recep Tayyip Erdogan

In response to a critical statement from Brussels about Turkey's joining the EU,

Recep Tayyip Erdogan said: 'Please keep your wisdom to yourself.' Photograph: Kayhan Ozer/AP

Recep Tayyip Erdoğan’s politics of paranoia has taken another ugly twist with the arrest of more than 30 opposition journalists, media workers, former police chiefs and investigators on palpably flimsy conspiracy charges. The Turkish president’s latest coup – nobody in Istanbul doubts he personally ordered the nationwide raids – highlights a bigger, awkward question for the EU and the US: can Turkey under Erdoğan any longer be deemed a reliable, democratic western ally?

The weekend raids targeted Zaman newspaper, whose editor-in-chief, Ekrem Dumanli, was among those detained, and other media outlets allegedly engaged in “forgery and slander”. Fierce condemnation quickly followed. Opposition leader Kemal Kılıçdaroğlu called them “a coup against democracy”. The US said judicial independence and due process were at risk. Erdoğan must take care “not [to] violate these core values and Turkey’s own democratic foundations,” it said.

A critical statement from Brussels underscored long-held concerns that Erdoğan and his neo-Islamist Justice and Development party (AKP) are no longer serious about joining the EU. “This operation goes against European values and standards Turkey aspires to be part of,” it said.

Erdoğan’s acerbic response on Monday suggested the EU’s concerns were justified. His enemies had launched “dirty operations” against him, so deserved what they got. “They cry press freedom, but (the raids) have nothing to do with it. We have no concern about what the EU might say, whether the EU accepts us as members or not, we have no such concern. Please keep your wisdom to yourself,” he said.

Crowds supporting the Zaman journalists held banners outside the newspaper’s offices saying “The free press cannot be silenced”. But that is not wholly true. Erdoğan, elected president this year after three consecutive terms as prime minister dating back to 2003, exercises de facto control over most of Turkey’s mainstream media, as well as parliament, the courts and the security services.

His intimidation and suppression of independent journalism, and his zero tolerance for criticism from whatever quarter, are notorious. During the Gezi street protests in 2013, which were brutally repressed, he railed against Twitter and other social media and briefly tried to ban them. Turkey’s human rights record, especially its unequal treatment of its Kurdish minority, is a stain on the country’s reputation, as a recent Human Rights Watch report made clear.

A focus of Erdoğan’s ire is corruption allegations that surfaced a year ago this month, implicating his associates, government ministers and their families. The president blamed a conspiracy allegedly masterminded by Fetullah Gülen, an influential former ally and fellow devotee of Islam now exiled in the US, and claimed he was the victim of a coup attempt. Corruption is a serious problem in Turkey, according to Transparency International. But last year’s investigation has now been dropped, its protagonists punished or sacked.

Erdoğan has levelled similar accusations in the past at the Turkish armed forces (which have a history of coup-making), and has mounted large-scale purges and mass trials. Ahmet Davutoğlu, Erdoğan’s prime minister, described the latest arrests as an “examination” of loyalty to the Turkish republic. “This is a day of tests. We are trying to protect democracy and everyone will get his share of the bill or reward due to their stances,” he said.

In truth, Erdoğan was imposing a test of loyalty to himself, critics replied. “What examination?” asked columnist Yusuf Kanli. “Those who align with ‘democracy’ or engage in an allegiance relationship with the government would be rewarded, while those who exercise the fundamental right to criticise, that is, oppose the government in any manner, would be severely punished. Can this mentality be reconciled with the notion of democracy?”

Erdoğan was ignoring the politically impartial, non-executive presidential role prescribed by the Turkish constitution and was instead accumulating ever greater powers – and nobody appeared able to stop him, said Hurriyet newspaper’s Nuray Mert. “The prime minister seems to be his assistant … [Erdoğan] behaves like a supreme leader.”

Comparisons between Erdoğan’s paranoid authoritarianism and Russia’s similarly insecure, home-grown autocrat, Vladimir Putin, are now commonplace. And they are matched by shifts in Turkey’s geopolitical orientation, symbolised by a new gas supply deal with Moscow coinciding with the cancellation of Russia’s South Stream gas project with the EU. At a recent summit Putin and Erdoğan pledged to treble bilateral trade by 2020.

At the same time, Erdoğan continues to indulge in fierce anti-western rhetoric, and to withhold full cooperation with the US and British air campaign against Islamic State (Isis) in Iraq and Syria – despite Turkey’s Nato treaty obligations. Turkey also refused to reinforce beleaguered Kurdish forces fighting Isis around Kobani.

Visiting Ankara last week, David Cameron asked for better cooperation in stopping foreign jihadis, including Britons, from travelling through Turkey to Syria. What Cameron got, in public at least, was a lecture from Davutoğlu on the west’s responsibilities. Nor did the British prime minister raise human rights or media freedom during talks with Erdoğan, according to those who travelled with him.

Cameron’s reluctance to confront his host, while shaming, was a good indication of his own priorities – and of how little leverage Britain (and the EU) has these days in Ankara. It showed how far the Erdoğan supremacy has distanced Turkey from the western democracies.

• This article was amended on 16 December 2014 to correct a misspelling of the name of the South Stream gas project.

fetullah-gulen.jpg

GÜLEN, ERDOĞAN IFTIRALARI AÇIKLASIN UZLAŞIRIM


Fethullah Gülen, Almanya'nın etkili gazetelerinden Süddeutsche Zeitung'a verdiği röportajda Erdoğan her şeyin kötü yalanlar ve iftiralar olduğu söylerse o zaman uzlaşmaya hazırım” dedi.
Alman Süddeutsche Zeitung gazetesinden Christiane Schlötzer'e verdiği röportajda Gülen cemaati lideri Fethullah Gülen, “Türkiye’nin demokratik, laik ve sosyal bir hukuk devleti olmaktan ziyade bir parti devleti, hatta bir tek adam devleti olduğu izlenimi uyandırdığını” belirtti. "Hâlâ direniş gösteren yüksek yargı bir kenara bırakılacak olursa Türkiye’de kuvvetler ayrılığı ilkesinin ortadan kalktığını" ifade eden Gülen, "Türkiye'nin içeride bir kutuplaşma dışarıda ise her gün itibar kaybı yaşadığını ve yalnızlaştığını, ülkenin içine düştüğü durumun kendisini üzdüğünü” söyledi.

'Türkiye'ye iade edilecek mi?'

Deutsche Welle Türkçe'de yer alan habere göre, Fethullah Gülen verdiği röportajda hükümetin bir "cadı avıyla" "iktidara yakın durmayan ya da onunla iş tutmak istemeyenleri bertaraf etmek" istediğini söyledi. Yerleri değiştirilen görevlilerinden ne kadarının cemaat üyesi olduğu yönündeki soruya cevap olarak Gülen, bu harekete katılanların onda birini bile tanımadığını ifade etti. Zamanla bu savcı, polis ve öğretmenlerin birçoğunun kendileriyle ilişkili olmadığının görüleceğini kaydetti.

Erdoğan ABD Başkanı Barack Obama'dan Fethullah Gülen'in Türkiye'ye iadesini istediğini açıklamıştı. Gülen, hükümetin "kendisini düşman ilan ederek yolsuzluğunu örtbas etmek ve otoriter bir düzen kurmak istediğini" belirtti. "İadesinin istenmesinin hukukî dayanaktan yoksun olduğunu" vurgulayan Gülen, "ABD'nin demokratik hukuk devleti olduğunu ve kimse hakkında yasal dayanak olmaksızın hüküm verilemeyeceğini" söyledi.

'Hükümetle uzlaşma mümkün mü?'

Kendisinin Türkiye'ye dönmeyi düşünüp düşünmediği sorusu üzerine de “Dönmesi halinde devletin üst kademelerindeki belli insanların bunu kendi kötü amaçları için kullanmak isteyeceğini” söyledi.
Erdoğan ile bir uzlaşma tasavvur edip etmediği yönündeki soruya da Gülen savaşı kendilerinin başlatmadığını o nedenle karşı tarafın uzlaşma için ilk adımı atması gerektiğini belirterek “Eğer Erdoğan günün birinde mitinglerinde anlattığı her şeyin kötü yalanlar ve iftiralar olduğu söyleyecek olursa o zaman ben uzlaşmaya hazırım” ifadelerine yer verdi.

ocalan1.jpg

ÖCALAN: SABRıMıN SON SıNıRıNDAYıM

Demokratik Toplum Kongresi (DTK) Eş Genel Başkanı Hatip Dicle, çözüm süreciyle ilgili olarak Abdullah Öcalan'ın "Sabrımın son sınırındayım. Böyle sürdüremeyiz" dediğini aktardı.
Demokratik Toplum Kongresi (DTK) Eş Genel Başkanı Hatip Dicle, ’Demokratik Çözüm ve Müzakere Taslağı’nın herkes açısından çok iyi anlaşılması gerektiğini; Abdullah Öcalan’ın sunduğu taslağı boşa çıkarmaya kimsenin hakkı olmadığını söyledi. Dicle, "Savaş ve barış için öyle bir noktadayız ki, barış, elimizi uzatacağımız kadar yakın, ama aynı zamanda ’Sırat Köprüsü’nden de geçeceğimiz bir noktadayız. Bulunduğumuz noktanın kıymetini sadece biz değil onlar da bilmelidir" dedi.

 DTK’nın 1’inci Olağan Genel Kongresi, Diyarbakır’ın merkez Kayapınar İlçesi Cegerxwin Kültür Merkezi’nde başladı. Kongreye, HDP ve DBP’li yönetici ve delgelerin yanı sıra bir süre önce Mardin Artuklu Üniversitesi’nde düzenlenen yolsuzluk operasyonunda gözaltına alınan ve daha sonra serbest bırakılan Yaşayan Diller Enstitüsü Başkanı Prof.Dr. Kadri Yıldırım da katıldı. Salonda, İmralı’da ağırlaştırılmış ömür boyu hapis cezasını çeken Abdullah Öcalan ile Suriye’nin kuzeyindeki ’Rojava’ olarak bilinen Kürt bölgesinde IŞİD’e karşı savaşta ölen YPG’li Arin Mirhan’ın fotoğrafları ile ’Özgür önderlik, özgür Kurdisdan’, ’Özerk Kürdistan şiarıyla, ulusal birlik ekseninde buluşuyoruz’ pankartları asıldı. ’Kürt Milli Marşı’ olarak nitelendirilen ’Ey Rakip’in okunması ve saygı duruşu yapılarak başlanan kongrede konuşan Eş Genel Başkan Hatip Dicle, ’Kürt halk önderi’ olarak nitelendirdiği Abdullah Öcalan’ın İmralı’dan sıcak ve coşkulu selamlarını ilettiğini söyledi. Dicle, "Aynı zamanda Kandil’de yıllardır Kürdistan özgürlük mücadelesini yürüten siyasi ve askeri liderlerimizin sizlere selamlarını da getirdim bunları iletmek durumundayım" diye konuşmasına başlayınca salondakiler ayağa kalkarak kendisini uzun süre alkışladı ve ’Yaşasın başkan Apo’ diye slogan attı.

"SIRAT KÖPRÜSÜ’NDEN GEÇİYORUZ"

’Çözüm Süreci’ aşamasına gelinceye kadar geçen süreçlerle ilgili değerlendirme yapan Hatip Dicle, gelinen bu kavşağın kıymetli olduğunu söyledi. Dicle, şöyle konuştu:

"Sayın Öcalan’ın en son sunduğu ve KCK’nın bütün birimlerinin kelimesine dahi dokunmadan arkasında olduğu Barış ve Demokratik Müzakere Taslağı’nın bugün kıymetini anlamak için ve bu yakaladığımız halkanın kıymetinin hem bizler, hem de hükümet ve ilgili çevreler açısından bilinmesi lazım. Bunun siyasi arka planını biz ve hükümet doğru kavrayamazsak yakaladığımız bu halkayı kaybedebiliriz. Deyim yerindeyse; öyle bir noktadayız barış ve çözüm elimizi uzattığımızda yakalayacağımız kadar yakın ama o kadar da Sırat Köprüsü’nden geçer gibi tehlikeli bir noktada."

Dicle, sürece gelinen aşamayı anlatırken, Abdullah Öcalan’ın 1999 yılında Türkiye’ye teslim edilmesinin altında yatan nedenin Türkiye’de bir iç savaş çıkartmak olduğunu savundu. Hatip Dicle, şöyle devam etti:

"Sayın Ecevit de demişti; ’Öcalan’ı bize niye teslim ettiler anlamıyorum’ diye. Anlamadan da vefat etti. Öcalan’ı Türkiye’ye teslim edip, Türkiye’de korkunç bir savaşı başlatmak için bu komployu kurdular. Sayın Öcalan doğru yolu gösterdi ve Türkiye’yi bu savaş ve korkunç kavganın içine düşmekten kurtardı. Aksi takdirde bugün sonuçlarının düşünelemeyecek durumda olduğu, belki de NATO’nun müdahalesini gerektiren bir süreçle karşı karşıya kalınabilirdi. NATO’nun 5’inci maddesinin ’B’ şıkkı var; Eğer ’NATO’ya bağlı bir ülkede iç savaş çıkar ve o ülke bu iç savaşı bastıramazsa NATO müdahale eder’ diye. Bu madde 1952’de konulmuş ve Türkiye’de bunun altına imza atmış. Bu tehlikeli badireden Sayın Öcalan’ı akli selim davranışı ve barış mimarlığı sayesinde Türk ve Kürt halkları çekip alınıyor."

Dicle, 2002 yılında idam cezasının kaldırılmasında sürecin farkında olan devlet güçlerinin payı bulunduğunu, o güne kadar devletin elindeki hiç bir Kürt isyan liderinin idam cezası dışında bir sonuçla karşılaşmadığını ifade ederek, "Seyit Rıza’ların, Şeyh Said’lerin nasıl oyuna getirelerek idam cezalarına çarptırıldığını hepimiz biliyoruz" dedi.

Dicle, 2004 yılında Leyla Zana’ya verilen Sakharov ödülüyle ilgili Avrupa Parlamentosu’nun kendilerine verdiği yemekte geçen bir diyalogu ilk kez aktardığını anlatırken şöyle dedi;

AMAÇ ÇÖZÜMÜ ENGELLEMEKTİ

"Hükümet de bundan ders çıkarsın. Leyla Zana’ya bir Sakharov Ödülü verilmişti. 2004’te biz de cezaevinden yeni çıkmıştık. AB Parlamento Başkanı bizi davet etmişti. Bize bir yemek verdiler. Orada sordum; ’PKK 1984’ten 1999’a kadar 15 yıl savaştı bazen sivil ölümleri de oldu, bazen biz siyasetçilerin savunamayacağı eylem de oldu. Hatta PKK’nın daha sonra mahkum ettiği eylemler oldu. Siz o dönemde PKK’yı terör örgütü listesine almamıştınız. PKK 1999’dan beri silahları konuşturmuyor, gerillalar çekildi barış ve çözüm aranıyor. Tam da bu ortamda neden PKK’yı terör örgütleri listesine aldınız? Bu barışı mı, savaşı mı teşvik ediyor? Sayın başkan açıklayabilir mi?’ diye sordum. Başkan bana dönüp, tercüman aracılığıyla ’PKK, El Kaide ile ilişki içinde olduğu istihbarat örgütleri tespit edildiği için bu listeye aldık’ dedi. Ben de güldüm. ’Felsefik olarak bu kadar karşı olduğumuz bir hareketle nasıl işbirliği yaparız. Bu gülünç bir iddadır, siz buna inanıyor musunuz’ dedim. ’Hayır inanmıyorum istihbarat örgütlerimiz böyle bilgi verdiği için inanmak ve böyle hareket etmek zorundayız’ dedi. Oradaki mesele çözümü engellemekti. Tabii ABD ve AB, PKK’yı terör örgütü listesine aldığı için Türkiye Cumhuriyeti bayram ediyordu. Oysa ruhu öldürülen barış ve çözümdü."

ÖCALAN: EN GEÇ NİSAN’A KADAR BİTMELİ

Hatip Dicle, Abdulah Öcalan’ın "Hükümete söyleyin ben kimseyi tehdit etmiyorum ama bu son şanstır. Bu barış ve demokratik çözüm taslağı üzerinde bir şekilde 4-5 aylık bir süreçte en geç Nisan 2015’a kadar tüm aşamaları bitmek zorunda. Mutlaka bir siyasi çözümü yakalamalıyız. Aksi takdirde sabrımın son sınırındayım. Böyle sürdüremeyiz. Bir hafta 10 gün sonra sizi bekliyorum" dediğini anlatırken, "14 gündür daha biz adaya gidip sayın Öcalan’a sadece Kandil’in çok şeffaf bir şekilde mesajını iletebiliriz. Hükümet bu taslak üzerine ne diyor daha bilmiyoruz" dedi.

"BULUNDUĞUMUZ NOKTANIN KIYMETİNİ HERKES BİLMELİ"

Dicle, gelinen tarihi halkayı önemsemek gerektiğini aksi takdirde 1991 yılında Sovyetler Birliği ve sosyalistlerin çözülmesinden bu yana Ortadoğu’da başlayan 3’üncü Dünya Savaşı’nın bütün komşu devletlerde alevlerini gördüklerini, Türkiye ve ’Kürdistan’ olarak nitelendirdiği Kürtler’in yaşadığı bölgelerin etkilerinin yansıdığını bu savaş sürecinin gırdabına yuvarlanabileceklerini söyledi. Dicle, şöyle dedi:

"Sayın Öcalan elinden gelen bütün çabayı sarfederek görüştüğü devlet heyetlerine bunu göstermeye çalışıyor; ’O yola girmek kimseye kazandırmaz’ diyor. ’Diyalog sürecinin müzakere sürecine evrilmemesine, bundan sonuç almamaya da izin veremeyiz’ diyor. Hükümeti uyarıyoruz. Bizim yapacağımız analizleri kendileri de yapabilir. Bulunduğumuz noktanın kıymetini bizim gibi onlar da bilmek zorundadır. Özgür irademizle bu yolda yürüyoruz. Ama, takvimi sulandırmaya, Sayın Öcalan’ın ortaya koyduğu taslağı boşa çıkarmaya veya oyalamaya hiç kimsenin hakkı yoktur, olamaz, kabul edilemez. İçinde bulunduğumuz sürecin kritikliği nedeniyle bunları diyorum. Dilerim sorunun muhatapları bizim gerçekten bütün Türkiye halklarına sorumluluk gereği bu kadar canı gönülden haykırdığımızı lütfen anlamalıdırlar."

"ÖZERKLİK BÜTÜN HALKLAR İÇİN OLMALI"

DTK Eş Genel Başkanı Selma Irmak ise, Kobani ve Şengal’deki IŞİD saldırılarına değinirken bu aşamadan sonra Kürtler’in statüsüz olamayacağını, devletlerinde bu eksende kendilerini gözden geçirmesi gerektiğini savundu. Demokratik özerkliği sadece Kürtler için değil bütün halklar ve inançlar için istediklerini belirten Irmak, üniter devletinde bu eksende bir reforma gitmesi gerektiğini söyledi. Irmak, "Müzakere ya ilerleyecek ve adım atılacak ya da müzakerenin rengi değişecek. Çünkü halk artık devletin bu tutumunu kabul etmeyecektir. Devlet ’süreç ilerliyor, baldıran zehiri içiyoruz’ diyor. Ama bizim gördüğümüz, kalekolların ve HES’lerin inşaatı, gençlerin katledilmesi ve tutuklamalardır. Biz bunların dışında bir şey duymuyoruz. Son iki yılda 60’a yakın yurttaş sokak ortasında polis kurşunuyla katledildi. Bunlar samimiyet değil samimiyetsizliktir. Bu yüzden diyoruz ki son görüşmedeki taslak bizim için de esastır ve bu eksende adım atılmadır. Adım atılmazsa şartlar değişecektir" ifadelerini kullandı. Irmak, 2015’te özerkliğin yaşam bulması için çaba harcanması gerektiğini belirterek, "Özerklik istiyorsak, geleceğimizi demokratikleştirmek istiyorsak en başta dilimizi öğrenmeli, onu konuşmalı ve yaşamın her alanında kullanmalıyız" dedi.
 

Bu haber toplam 0 defa okunmuştur
  • Yorumlar 0
  • Facebook Yorumları 0
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Bu habere henüz yorum eklenmemiştir.
Diğer Haberler
Tüm Hakları Saklıdır © 2006 Türkiye Turizm | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.