• BIST 94.571
  • Altın 209,178
  • Dolar 5,3365
  • Euro 6,1092
  • İstanbul 10 °C
  • Ankara 8 °C

TC-TRB Challenger meydan okuyamadı

Musa Alioğlu

Dünyada belki de, yolcusu da, mürettebatı da hep kadınlardan oluşan bir iş jeti, Türk sivil havacılık tarihinin ilk ölümlü kazasını yaparak 11 genç insanımızın feci şekilde ölümüne neden oldu. 

Hüseyin Başaran adlı iş insanının yakında evlenecek olan kızı Mina Başaran ve yedi arkadaşı, babasına ait uçakla Birleşik Arap Emirlikleri'ne seyahate giderler. Ne yazık ki İstanbul'a geri dönerken uçakları İran hava sahasında düşer ve genç kızlarla birlikte üçü de kadın olan mürettebat can verir.

Olayın üzerinden daha bir kaç saat bile geçmeden, neyin ne olduğunu bilmeden sosyal medyada yapılan bazı yorumlar, toplum olarak nasıl kutuplaşma girdabına girdiğimizi, birimize nasıl diş bilediğimizi çok açık şekilde ortaya koydu. 

Gazetelerde yazılan ve televizyonlarda söylenenlere bakarak, insanları zengin veya fakir diye ikiye ayırıp, yaşam biçimi ve de kıyafetinden yola çıkarak, genç yaştaki arkadaş gurubunu yerden yere vurup, çok da acımasızca eleştirdiler. Sonuçta, onların artık yaşamadığını unutup, arkalarından bu denli kötü, nefret dolu ve ayrıştırıcı bir dil kullananlar başta aileleri olmak üzere, vicdan ve insaf sahibi insanları üzüyordu.

Kim düğün ve nişan yapmıyor. Kim, kına gecesi veya bekarlığa veda gecesi adı altında bir araya gelerek eğlenmiyor ki...

Bu aktiviteleri zengin olan da yapıyor dar gelirli olan da. Tabii herkes gücüne göre. 

Eleştirilerini şehitler üzerinden yapanlara tek sözüm var. 80 milyonluk ülkede milli matem ilan edildi de biz mi duyamadık. Hayat her şeye rağmen devam etmiyor mu? Evet, bir yanda şehitlerimiz için canımız yanıyor, gazilere çok üzülüyoruz fakat aileleri hariç, hiç birimiz de yemeden içmeden kesilip, karaları bağlamıyoruz.

Acılarını içimizde hissediyor, hatıralarına da saygıda kusur etmemeye çalışıyoruz. 

Bu ülkede, çalıp çırpmadan zengin olmak suç değil. Bu toplum siyah-beyaz gibi kesin çizgilerle birbirinden ayrılmış değil.

Griler, iki kesimi birleştiren unsurlardır.

Hüseyin Başaran, bu toplumun içinden çıkan bir iş insanı. 1967 Trabzonsporlu Genç İşadamları Derneği'nde yıllar önce tanıyıp, hiç görmediğim bir hemşehrim. 

TÜSİAD önceki Başkanı Candan Başaran Symes'ın amca oğlu. Geçmişte fındık ihracatında büyük bir marka olan, baba Faruk Başaran'ın daha sonra işlerinin iyi gitmediğini ve iş başına Hüseyin Bey'in geçtiği bilinen bir gerçek. Enerji, inşaat, yat imalatı ve de havacılık gibi işlerde büyüyen Başaran Yatırım Holding, adı gibi büyük işleri başarmasıyla tanındı.

O da her iş insanı gibi hem prestij, hem zamandan tasarruf, hem de ticari kazanç için çocukları Mina ve Can'ın adlarının baş harflerini verdiği MC Havacılık Şirketi'ni kurarak bu sektöre de adım attı. Şirketin aldığı ilk uçağa merhum babasının adını yaşatmak için TC-FRK, talihsiz kazada düşen uçağa da memleket sevdasından ötürü TC-TRB üçlü tescil kodunu almıştı. Tıpkı, inşaat projesine de çok sevdiği kızının adına izafeten Mina Towers adını verdiği gibi.

Gücü yeten nasıl araba alıyorsa, denizi seven nasıl ki yat alıyorsa, o da uçaktan korkan birisi olmasına rağmen iki uçak alıp, çok büyük bir hangar yapmayı seçti. 

Türkiye'de değişik tip ve modelde 120'yı aşkın iş jeti var. Bu sayı 15 yıl önce bunun üçte biri kadardı. Bir ülkenin ekonomisi ile business jet sayısı doğru orantılıdır. Bu uçakların sayısı artıyorsa, ekonomi de büyüyor demektir. Bu uçaklara binen tüm iş insanlarının toplumdan uzak ve de fildişi kulelerde yaşayan insanlar gibi görerek, düşman bellemeyi de artık bırakmalıyız. 

Rahmetli Mina, zengin bir babanın kızıydı ama, arkadaşlarının ailelerinin öyle çok zengin olmadıklarını anlamak zor değil. Pilotlar ve kabin amiri sevgili Eda'nın da orta sınıfa mensup olduğu söylenebilir. Ben, cenazesi nedense getirilemeyen Beril Kaptan'la bir kaç kez konuşmuşluğum var. Fakat, Eda Uslu'yu, geçmişte aynı şirkette çalıştığımız ve o da MC Havacılık'ta kabin amiri kardeşi Ela aracılığıyla yıllar öncesi tanımıştım. Havacılığa girişine de sebep olduğum için de kendimi suçlamaktayım. 

Babalarını yıllar önce kaybeden Eda ve Ela, babaları gibi gördükleri Hüseyin Bey'le çalışmaktan son derece mutluydular. 

Şimdi bu uçağın neden düştüğüne dair çeşitli senaryolar üretiliyor. Bunu, FDR denen ve Uçuş Bilgi Kayıtları'nı saklayan kara (turuncu) kutudan öğrenebileceğiz. 

Uçağın bakım yapılmadığı için düştüğü görüşünü ileri sürenlere el insaf derim. Bir hafta önce kızını yine bu uçakla Paris'e gönderen, yine bir süre önce annesini Trabzon'dan bu uçakla aldıran bir insanın atla deve olmayan bakımı yaptırmadığını nasıl söyleyebilirsiniz. Bu ülkede, havada uçan kuştan gayrısını çok sık denetleyen otorite, Sivil Havacılık Genel Müdürlüğü var. Kaldı ki, arızalı diye bildirilen ve No Go (Uçamaz) kapsamına giren bir uçağın kokpitine hangi kaptan bile bile oturur. Amacımız ne patronu, ne şirketin teknik sorumlularını, ne de Allah'ın rahmetine kavuşan pilotları suçlamak ve korumak değil. Suçu, ölenlerin üzerine atmak gibi bir kolaylığa veya arızalı uçağı uçurdular demek gibi bir gaflete düşmeden, bunca yıl uçan bir uçağın düşmesine neden olabilecek başka etkenleri aramak bence daha doğru bir yol olur kanaatindeyim. 

Ben teknik bir uzman değilim. Sadece dile getirilen bazı konuları yansıtmak isterim. Acaba, meteorolojik şartlar mı kötüydü, uçağın bagaj -yakıt ağırlık dengesi olması gereken gibi miydi? Yükselmeye acaba bu durumun bir etkisi olabilir miydi? Az yakıt yaksın diye, yükseltilen bu uçağın yakıt kritiğine girme riskinin de olmaması lazım diye düşünüyorum. Kısaca, TR-TRB Challenger (Meydan okuyan) gökyüzü şartlarına meydan okuyamadı ve düştü.  

Bir de, etkin ve emniyetli bir operasyon için bilgi, donanım ve insan kaynaklarının kullanımı diye de tanımlanan CRM (Crew Resource Management) meselesinde iki kadının aynı anda görevlendirilmesi işine dikkat çekenler var. Sadece THY'deki kadın pilot sayısı tam 156. Özel havayolu ve genel havacılıkta çalışanlarla birlikte bu sayı 500'e yakındır. Doğrusu, biz bu güne kadar, kadın pilotların ciddi olumsuzluğa neden olduğunu görmedik. Bu konudaki ayrımcılığa meslek örgütü olan TALPA çok güzel bir açıklamayla gerekli cevabı verdi. 

Tüm bunları yazarken aklım, 2003 yılında Trabzon-Maçka ilçesi yakınlarında düşen Ukrayna tescilli YAK-42 tipi uçağa gitti. Afganistan'dan aldığı 62 İspanyol askerini taşıyan uçağın Ukraynalı 13 mürettebatıyla toplam 75 kişi bu kazada hayatını kaybetti. Maçkalı duyarlı insanlar, yıllar sonra Pilav Dağı'na ölenlerin hatırasını yaşatmak için bir anıt dikip, her yıl anma töreni yapıyor. 

Şimdi ise, İran'da uçağımızın düştüğü Bahtiyarı Dağları'ndaki Helen Ormanı'na orada yaşayanlar, izin verilirse bir hatıra anıtı dikmek istediklerini belirtmişler. Ne güzel bir düşünce, ne asil bir davranış. Acımızı hisseden ve paylaşan İranlılara bu destek için teşekkür etmek gerekir.

Genç kızlarımızın cenazeleri, çok büyük bir toplumsal destekle ve de gözyaşlarıyla toprağa verildi. Ölenlere Allah'tan rahmet, yakınlarına da başsağlığı diliyorum.

Tabii, Gebeş Kaptan'ın henüz ve neden getirilmediği bilinmeyen cenazesinin de biran önce getirilip, ailesine teslimi de önemli bir konu olarak cevap bekliyor. 

Kazasız, kırımsız, emniyetli uçuşlar Türkiye'm...

Bu yazı toplam 1213 defa okunmuştur.
Yazarın Diğer Yazıları
Tüm Hakları Saklıdır © 2006 Türkiye Turizm | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.