• BIST 105.026
  • Altın 162,753
  • Dolar 3,9187
  • Euro 4,6430
  • İstanbul 12 °C
  • Ankara 4 °C

Özkoray Bakanlığı mahkum ettirdi

Özkoray Bakanlığı mahkum ettirdi
Gazeteci Yazar Erol Özkoray Paris'te açtığı davada T.C. Turizm Bakanlığı'nı mahkeme kararlarını uygulamadığı ve hukuka karşı geldiği için mahkum ettirdi.

PARİS- 1997 yılında Türkiye'nin Avrupa'daki tanıtımını üstlenen Erol Özkoray'ın T.C. Turizm Bakanlığı aleyhine Paris'te açtığı alacak / yolsuzluk davasında Fransız Yargıtayı, Bakanlığı mahkeme kararlarını hiçe sayarak uygulamadığı ve hukuka karşı geldiği için, kesin bir biçimde mahkum etti.

Böylelikle 10 yıldır süren hukuk sürecine son nokta konulmuş oldu.

Yurt dışında devlete karşı ilk kez açılan alacak davası, süreç içinde yolsuzluk davası görünümü de kazanarak toplam 15 dava ve 5 hukuki süreçten oluşan 20 dosyalık dev bir hukuk mücadelesine dönüştü.

Özellikle AKP Hükümetleri döneminde Turizm Bakanlığı'nın yanı sıra Maliye Bakanlığı ve Dışişleri Bakanlığı'nın da sürece aktif bir biçimde katılmasıyla bu hukuk mücadelesi daha geniş bir boyut kazandı.

Erol Özkoray, kararla ilgili olarak "Bu, aslında bir bireyin otoriter ve baskıcı bir devlete karşı kişi haklarının nasıl korunacağı ile ilgili bir demokrasi mücadelesi, büyük bir örnek ve etik bir derstir," dedi.

Ana davayı 2003 yılında kaybeden Turizm Bakanlığı, ardından 2004, 2005, 2006 yıllarında açtığı davaları da peşpeşe yitirmiş ve sonunda 2007 yılında temyizi de kaybedince son şans olarak Yargıtay'a müracaat etmişti.

Erol Özkoray'ın sürdürdüğü hak arayışının sonunda Bakanlık, gecikmiş faizleriyle birlikte yaklaşık 400.000 avro ödeyecek.

Kararla ilgili açıklamasında "AKP Hükümeti demokratik bir ülkede kesinleşmiş mahkeme kararlarını uygulamamakla adaleti hiçe saydığını kanıtladı, hukukun üstünlüğü kavramının ne anlama geldiğini kesinlikle bilmediğini gösterdi, ayrıca Türkiye'nin imajını ciddi bir biçimde zedeledi," ifadesini kullanan Erol Özkoray, sözlerini şöyle sürdürdü:

"Bu, aslında bir bireyin otoriter ve baskıcı bir devlete karşı kişi haklarının nasıl korunacağı ile ilgili bir demokrasi mücadelesi, büyük bir örnek ve etik bir derstir. Süreç içinde bu hukuk mücadelesinin ülkenin genç kuşaklarına da örnek oluşturması için, azami özeni gösterdim. Benim açtığım bu yoldan insanlar korkmadan girmeli ve her konuda haklarını almalıdırlar."

 

DAVA KONUSU OLAY NASIL GELİŞTİ?

Türkiye'nin Avrupa'daki tanıtımını 1993 ve 1994 yıllarında da gerçekleştirmiş olan olan Erol Özkoray, alınan başarılı neticeler üzerine 1996 yılında, sadece Türkiye'nin dış tanıtımını gerçekleştirmek ve ülkenin imajını yükseltmek için Paris'te İdea Communication Corporate adlı iletişim ajansını kurdu.

Turizm Bakanı Bahattin Yücel'n döneminde, 1997 yılında yarışmayı kazanarak Türkiye'nin yedi Avrupa ülkesinde (Fransa, Belçika, Hollanda, Lüksemburg, İtalya, İspanya ve Portekiz) dış tanıtımını gerçekleştirmeye hak kazandı.

2 milyar 480 milyon dolarlık bütçe ile bu ülkelerden gelen turistlerin sayısında %30 artış sağlayan (bir önceki yıla göre 290.000 fazla turist) Erol Özkoray'ın "Bir Ülkede Dünya Turu" temalı kampanyasının ülke ekonomisine ek katkısı 290 milyon dolar oldu.

Reklamın yanı sıra ilk kez uygulanan basın - halkla ilişkiler ve lobi faaliyetleriyle bu başarı yakalandı. Ancak Turizm Bakanlığı Müsteşarı Fermani Uygun ile Paris Turizm Ataşesi Turna Sezgin, 1998 yılı kampanyasını hiçbir gerekçe göstermeksizin Alliance adlı bir şirkete verince iki taraf arasında ipler koptu.

 

"YOLSUZLUKLA MÜCADELE ADINA YURTDIŞINDA AÇILMIŞ İLK DAVA"

Erol Özkoray, iplerin kopuşunu şu ifadelerle anlatıyor:

"Fermani Uygun Bakanlık'tan müfettiş gönderip baskı kullanarak yaptıkları haksız bir indirimi faturayı yükselttiğim iddiasıyla suistimal edip hakkımda düzmece bir rapor hazırlattı.

Bu yaptığı ilk yolsuzluktu. Ardından şirketi batırmak için, faturaları ödetmediler.

Bunun üzerine, Paris Asliye Hukuk Mahkemesi'nde dava açınca da basında yalan ve iftira temelli bir kampanya başlattılar. Yani yolsuzluğa bulaşmış kişi ve kurumlarda yollar bitmiyor.

Üstelik yaptıkları herşey de görünürde kurallara uygun. O kadar büyük uzmanlık kazanmışlar ki! Ama her yol iftira ve yalana endeksli. Ülkeye o kadar büyük kötülükleri oldu ki bizim 1997 yılındaki turist sayısı ve gelir olarak ulaştığımız rakamlara ancak 2001'de, tam dört yıl sonra ulaşabildiler." diyen Erol Özkoray sözlerine şöyle devam etti

"Hakkımda emniyeti suistimal davası açmaya cüret edecek kadar yolsuzluğa bulaştılar. Fransa'nın siyasileri korkudan titreten (örneğin eski Bakan Bernard Tapie ile eski Dışişleri Bakanı ve Anayasa Mahkemesi Başkanı Roland Dumas) en ünlü dört sorgulama hakiminden biri olan İsabelle Schoonwater, dosyaya baktı ve sonunda bunları tersleyerek takipsizlik kararı verdi. Sorgulama sırasında şöyle konuşmuştu: Ben bu sorgulamada Sayın Özkoray'ın yayıncı ve gazeteci kimliğini ve mücadele ettiği yolsuzluk konusunu göz ardı edemem. Bunu basit bir maddi soruna indirgeyemem. Ona da gereken önemi veririm ama benden yolsuzluk konusunu göz ardı etmemi beklemeyin, ardından da takipsizlik kararı temyizde onandı. Bu sıkıntılı süreç bile tam sekiz ay sürdü. Amaçları bana ceza davası ile iftira atarak alacak davasını düşürmekti. Türkiye'de alışık oldukları bu yöntemlerin hiçbirini bağımsız Fransız yargısı önünde tutturamadılar. Ardından ihbar ederek şirketi Fransız maliyesinin denetiminden geçirdiler. Denetim tam üç ay sürdü ve tabii ki temiz çıkıldı. Bu kez Türkiye'deki iletişim ajansıma Maliye Bakanı'nın emriyle İstanbul Maliye Başmüfettişi'ni gönderdiler. Bir yıl boyunca tam üç kez! Yine bir netice alamadılar. Dışişleri Bakanlığı'nı da devreye sokup müşterilerimize bizimle çalışmamaları için baskı yaptılar, hatta Yunanistan Dışişleri Bakanı Georges Papandreu'nun yumuşama politikası sırasında iletişim danışmanlığını yaptığımız için, devletten devlete baskı bile kurdular. Kısacası Paris'teki dava Türkiye'deki yolsuzlukla mücadele amacıyla yurtdışında açılmış ilk dava oldu. Temiz toplum ve temiz bir devlet yönetimi için birilerinin çıkıp suçluyu göstermesi gerekiyordu. Tabii, yolsuzluklara karşı bu savaşın tam başarıya ulaşabilmesi için, ülkenin gerçek bir demokrasiyle yönetilmesi bir ön şart ama mücadele etmeden de bu otoriter ve çürümüş sistemi yerinden oynatmak mümkün değil."

 

MÜCADELE SÜRÜYOR

Erol Özkoray'ın Devlet'e yönelik olarak sürdürdüğü hukuk mücadelesi burada da kalmadı Türk Silahlı Kuvvetleri (TSK) ile olan bir dava nedeniyle Doğan Grubu'na dek boyutlandı. İdea Politika adlı demokrasi ve siyaset kültürü dergisini çıkartan (1998-2002) Erol Özkoray, Türkiye'nin Avrupa Birliği üyeliğini bloke ettiği için 2000 yılından itibaren orduya karşı ciddi bir fikri muhalefet başlattı ve bilimsel olarak TSK'yı incelemeye başladı. Bu durum Genelkurmay'ın hoşuna gitmedi, bu kurumun emriyle 15 dava açıldı, dergi iki kez toplatıldı, bir kez kapatıldı ve basın kanunu sanal aleme kanunsuz bir biçimde uygulanarak internet sitesinin yayını süresiz durduruldu. Bir internet sitesinin bu şekilde kapatılması da bir "ilki" oluşturdu. Sınır Tanımayan Gazeteciler (RSF) adlı derneğe karşı, kendisini dünyada basın özgürlüğünü katledenler listesine koyduğu için, dönemin Genelkurmay Başkanı Hüseyin Kıvrıkoğlu Fransa'da dava açtı. Erol Özkoray bu davada RSF lehine, Türkiye'deki basın özgürlüğü için şahitlik yaptı…

 

"DOĞAN MEDYASI BİR ANDA KARŞIMA 'MGK'YI ÇIKARDI"

"Ertuğrul Özkök organizasyonu ile Doğan Grubu ile Genelkurmay bir anda karşıma güya Kıvrıkoğlu'nu savunmak, aslında bana saldırmak için, kısa adı (MGK) olan Mine G. Kırıkkanat adlı 'yüksek topuklu faşisti' çıkardılar. 'MGK' Radikal'deki köşesinde iftira, hakaret ve yalana dayalı 'sekiz adet zırva' yayınladı. Dava sırasında MGK benim Turizm Bakanlığı ile olan davamda takipsizlikle sonuçlanan ve temyizde onanan süreçin, karşı tarafın yani devletin artık kadük olmuş belgeleri ile benim şahitliğimin etkisini yok etmeye çalıştı. Biz ise daha mahkemenin başlamasıyla birlikte hakkımdaki mahkeme kararlarını yargıça sunduk, devletin mahkemeyi yanıltmak istediğini belirttik ve heyet militarist MGK'nın şahitliğini geçersiz kıldı. Biz davayı kazandık ve Kıvrıkoğlu 'Fransa'da RSF'in fikir özgürlüğüne müdahale ettiği için' 2 bin Avro'ya mahkum edildi. Türkiye'de hayal bile edilemeyecek bu durum sonrasında Doğan Grubu'nun linç kampanyası başladı. Bu linç Hrant Dink ve Orhan Pamuk'un linçlerinden üç yıl önce gerçekleşen tekelci basının bir aydına karşı AB demokratikleşme sürecinde, 'ilk linç operasyonu' oldu. Bu ve benzeri iklimin geliştirilmesinin tehlikesi ve amacı ortada: Hrant Dink gibi demokratikleşmenin sembol ismi öldürüldü, Orhan Pamuk gibi dünya çapında bir yazar ülkeden uzaklaşmak zorunda kaldı. Doğan Grubu'na karşı İstanbul ve Paris'te toplam 11 dava açarak sahibinin seslerini susturabildim.Hakkımda hiçbir yazı çıkmaması, tam bir sansür olması hedef haline gelmemden çok daha iyiydi. Onun için bu büyük mücadelenin kamuoyuna yansıması çok az oldu. Devlet, Turizm Bakanlığı, TSK ve Doğan Grubu'nu da içine alan bu dev hukuk mücadelesi 10 yıl sürdü ve toplam 60 dava ve hukuki prosedürden oluştu".

 

TOTALİTER DEVLET YAPISI

Turizm Bakanlığı ile olan davada devletin totaliter yapısının çok net olarak ortaya çıktığını ve bu yapıyı da tekelci Doğan Grubu'nun tamamladığını belirten Erol Özkoray, sözlerini şu cümlelerle noktaladı:

"Mahkeme kararlarını uygulamayı reddederek en vahim hukuk suçunu AKP'li Turizm Bakanları Erkan Mumcu ve ardından Atilla Koç işlemişlerdir. Sol hareketten tanıdığım şimdiki Turizm ve Kültür Bakanı Ertuğrul Günay'ın meslekten bir avukat olarak bunlar gibi davranacağına ihtimal vermiyorum. Bunu bekleyip göreceğiz. Diğer taraftan bu süreçte devletin bana karşı Doğan Grubu ile birlikte yalancı şahitler ordusunu da harekete geçirdiğini belirtmeden geçemeyeceğim. Bunlar: Eski Turizm Bakanı Abdülkadir Ateş, Paris Büyükelçisi Tanşuğ Bleda, Erdoğan Teziç (eski YÖK Başkanı), Gazeteci Gökşin Sipahioğlu, Gazeteci Oktay Ekşi, Turizmci Mümtaz Teker ve Organizatör Ahmet San. Devlet güdümünde bu ekibi toparlayan ana aktörler ise Aydın Doğan, Ertuğrul Özkök, Mehmet Yılmaz ve İsmet Berkan'dan oluşuyor. Bu sözde gazeteciler ifade ve fikir özgürlüğü için mücadele eden bir aydını devlet adına linç etmekte hiç bir beis görmediler. Şimdi gelelim bu mücadeleden çıkan derslere… Bunlardan ilki sistem, rejim ve devletle ilgili. İkincisi ise gençlere ve yarının aydınlarına yönelik. Bir kere otoriter ve sinsi totaliter bir rejim altında yaşıyoruz. Avrupa'da türünün son ve kalan tek örneği olan bu totaliter devlet altında ülke eziliyor. Bu sistemin en önemli özelliği, bireyi ezmek ve devleti yüceltmek üzerine kurulu olan faşizan öğeleri çok ağır basan bir rejim olması. 12 Eylül darbesinden gelen bu devlet biçiminin sonuna geldiğimizi ve artık tükendiğini, totaliter rejimin kullanım süresinin bittiğini görüyoruz. Tek çıkış yolu gerçek bir demokrasi ve buna ulaşma yollarının siviller tarafından artık gecikmeksizin sağlanmasıdır. Bu noktada basında anti-tekel kanununun çıkartılması ve böylelikle Doğan Grubu'nun da dağıtılması gerçek bir demokrasinin kurulabilmesi için bir ön şart. Gençlere ve yarının aydınlarına ise söylenecek şey, asla korkmamaları ve bilgilerine, zekalarına, ahlaki değerlerine ve prensiplerine güvenmeleri. Evrensel değerleri her zaman savunmalılar. Yani özgürlük, kişi hak ve hürriyetleri ile demokrasiyi. Ancak gerçek bir demokraside medya devletin piyonu olarak bu tür oyunlara girmeden kamu adına denetimci rolünü oynar, demokratik devlet de halkına şeffaf biçimde hizmet ederek yolsuzluk üretmez."

 

Bu haber toplam 0 defa okunmuştur
  • Yorumlar 0
  • Facebook Yorumları 0
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Bu habere henüz yorum eklenmemiştir.
Diğer Haberler
Tüm Hakları Saklıdır © 2006 Türkiye Turizm | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.