• BIST 87.143
  • Altın 219,609
  • Dolar 5,8507
  • Euro 6,6489
  • İstanbul 24 °C
  • Ankara 18 °C

Cennet adalarımızı ihmal ediyoruz

Özkan Altıntaş

Haftasonunu Merit Halki Palas Oteli Genel Müdürü Bülent Hasanreisoğlu’nun konuğu olarak Heybeliada’da geçirdik.

Halki Palas Oteli’nin muhteşem güzelliğini yaşadık...

Öyle ki yağan yağmur bile keyfimizi bozamadı...

Sımsıcak bir ortamda müthiş bir misafirperverlik.

Suadiye Oteli Genel Müdürü Murat Yumak ve eşlerimizle bize unutulmaz bir haftasonu armağan eden Bülent Hasanreisoğlu’na sonsuz teşekkürler...

Adanın doktorü Kürşat beyde sohbetiyle bizlere renk kattı...

 

Hele Ayşegül Betil’in Kalamış Sanat Merkezi öğrencileri ile iki gün boyunca bize sunduğu tango ziyafeti izlenmeye değerdi. Öğrencileri kendilerini deniyorlardı, ama tangoyu izlemek bir başka...

Tango bana kuğuların suyun üzerinde yumuşak hareketlerle süzülüşlerini anımsatır...

 

MERİT HALKİ PALAS OTELİ'NDE KALMAK BAŞKA BİR DUYGU
Odamız Değirmendere koyuna ve Ruhban Okulu’na bakıyordu.

Ruhban Okulu’nun bulunduğu çam ormanı ile kaplı tepenin eteklerinde yapılaşma ile ağaçların kesildiğini açık bir şekilde görmek beni üzdü... Çevre korumacıların ellerini adaların üzerinden çekmemeleri gerektiğini düşündüm...

Asıl bağırılacak eylem yapılacak yer adalar...

Adalar bize insanlık mirası olarak doğasıyla, tarihiyle bırakılmış... Korumak ise bizim görevimiz...

Odamız, yemekler, personel bir harikaydı...

İyi yönetimi nedeniyle  Merit Halki Palas Oteli Genel Müdürü Bülent Hasanreisoğlu’nu kutlamamak elde değildi.

 

SESSİZLİĞİN SESİNİ DİNLEDİK

Yağmur dinince çamların arasında eşimle birlikte yürüyüşe çıktı.

Terk-i Diyar Manastırı’na doğru yürüdük.

Çam ağaçları içinde sessizliğin sesini dinledik.

Bir ara Burgaz Adası’ndaki caminin imamının ezan sesi sessizliği bozdu.

Sonra kuş cıvıltıları çevreyi kapladı.

Bir sığırcık kuşunun tiz  sesi hepsini bastırıyordu.

Eşim “Mayıs papatyaları çok faydalıdır” diyerek papatya topladı...
Ağaçlarda baharlar açmıştı. Bir kaç gün önce cemrenin düştüğünü hatırladım

İstanbul’un yanı başında bir cenetteydik.

Ama burada turizm yoktu...

Adalarda canlı yaşam sadece yaz ayları ile olmazdı.

Eşimle birlikte yaz aylarında Pronto Tour’un Ankara gemisiyle gittiğimiz Yunan Adaları’nı düşündüm. Bizim adaların tırnağı olamazlardı.

Çorak, ağaçsız adalarını nasıl satıyorlardı. Beş dakikada bir uçak inen Mikonos’u düşündüm. Hiçbir özelliği yoktu. Ama onlar adalarını dünyaya “özgürlük adaları” olarak tanıtmışlardı.

Bizim de adalarımızı bir şekilde sunmamız gerektiğini düşündüm.

 

GARİP YASAKLARLA TURİZM

Deniz Lisesi’nin önünden geçerken duvarda “Fotoğraf çekmek yasaktır”  yazısı beni gülümsetti. Fotoğraf çekecek olan insan bir lisenin binası veya duvarının resmini çekse Türkiye Cumhuriyeti’nin yüce ordusuna nasıl zarar verebilirdi?

Bu tabelayı Kastamonu’da hükümet meydanını yanında bulunan askeri lokalin önünde de görmüştüm. İstiklal Savaşı’na katılan kadınların heykelini çekerken asker fotoğraf çekmemi engellemek istemişti.
 İstanbul’da Haydarpaşa Lisesi çok güzel ışıklandırıldı.

Harem’den yukarı çıkarken otomobilinizi durdurup lisenin fotoğrafını çekmeye kalkarsanız, yandaki duvarın üzerinden bir askerin “Durmak yasak, fotoğraf çekmek yasak” gibi sözlerini duyarsınız.

Bu garip yasaklarla turizm olur mu?

 

AHŞAP YAPILAR ÇÜRÜYOR

Daha ileriye gidemedik. Otele dönndük bir kaç dakika dinlendikten sonra çarşıya indik.

Yol boyunca enkaz haline gelen muhteşem ahşap yapılaların çürümeye terkedildiğini görmek bizleri üzdü. Herbiri müze değerindeki yapılara bakarken Deniz Lisesi'nden emekli adaya yerleşmiş yaşlı biri gelerek "Beğendinizse alın. Heybeliada'da sizin gibi düzgün komşularımız olsun istiyoruz" dediler.

Söylediği evin sahibi Amerika'ya göçetmiş evi bırakmıştı ve satıyordu. Muhteşem bir yapıyda. değerinin 450 milyar  TL olduğunu söylediler.

İstanbul'da milyon dolarlar ödeyerek duvarlar arasında yaşayanlar veya bir apartman dairesine bir milyon dolar ödeyenler aklıma geldi.  Heybeliada dururken oralara neden kapanırlar diye düşündüm.

 

BOSTANCI'YA 20 DAKİKA UZAKTA BALIK LOKANTALARI

Çarşıda adanın yerlileri yoktu. İnşaatçılar, evleri bekleyenler ve bir kaç aile vardı. Sayıları 10’u geçen lokanta ve kafeteryalar boştu. Halbuki Heybeliada ile Bostancı arası 20 dakikaydı. Bostancı sahilinde lokantalar doluydu. Adanın lokantaları ise boştu.
Yine tanıtım eksikliği vardı. Adanın kışı da yazı da güzel denilmeliydi.

Çarşıyı gezerken belediye başkanı seçimleri nedeniyle bürolarda faaliyetler vardı. Başörtülü genç bir kadın eşime  kadınlar günü nedeniyle karanfil verdi. Duvarlar adayların afişleriyle doluydu. Bana kalsa hiçbirini seçmem. Çünkü bugüne kadar adaya hiçbir hizmet getirmeyen adaylar vardı. Konuştuğumuz kişiler yenilerininde onlardan farklı olacağını söylemediler.

Bence adalar için ayrı bir statü belirlenip, İstanbul turizmi için önemli bir destinasyon olduğu ortaya konulmalı.

Turistlere ulaşım başta olmak üzere farklı imkanlar sunulmalı.

 

BAKIMSIZ SAHİLLER

Sahilden yürüdük. Yürürken içim ‘cızz’ etti.

Mezbeleliklerin içinden geçtik. Adanın altın değerindeki sahilindeki çöplükleri gördük. Faytonların derbederliğini izledik.

Londra’nın bir semtinde hala faytonlar çalışıyor.

Malezya’nın başkenti Kuala Lumpur’da da...

Ama oralarda ne koku var ne pislik. Ne de böyle başıbozukluk. Faytoncularda disiplin altına alınmalı diye düşündüm.

Hele sağda solda yıkıntı halinde duran sahiplerinin göç ederek bıraktıkları, Milli Emlak’a kaldıktan sonra çürüyen muhteşem yapılardan hiç bahsetmiyeyim. Hepsi bir enkaz haline  gelmek üzere. Yani adanın bir tarihi göz göre göre yokoluyor.

Sahilde yürüdük eskinin Panorama Oteli’de serseri takımını mekanı haline gelen bir enkaz olmuş. Böyle bir gezi yoluna yakışmıyor. Sahibinin Girne Rocks Oteli’nin sahipleri olduğunu öğrendim. Bence sahibine ihtar çekilir şu kadar sürede burayı düzeltmesi istenir. Adanın görüntüsünü bozduğu konusunda uyarı yapılır. Ama nerede onu yapacak yönetim...

 

BAŞIBOŞ GEZEN ATLAR

Çevre ve Orman Bakanlığı’nın bir şahsa kiraladığı Değermendere Piknik Alanı’na geldik.  Önümüzde yürüyen bir Japon kadın ile Alman olduğunu anladığım biri vardı. Parkın giriş kapısındaki kulübede bekleyen adama giderek para ödemek istediler. Adam yürüyüşe para alınmadığını söyledi.

Güzel bir gezi yoluydu. Arada bir adanın tek motorlu aracı polis ekip otosu geçiyordu.

Birden arkamızdan nal sesleri duyduk. İki koşumsuz at koşarak geliyordu. Bizi görünce ağaçların arasına dalarak özgürce koşmaya başladılar. Kendimi vahşi bir ormanda sandım. Ama herkes normal karşılıyordu.

Sonradan öğrendim. Faytoncular atların  günlük 20 lira olan yem masrafını karşılayamadıkları için kışbaşında adaya salıyorlardı. Hayvanlar orman içinde veya evler arasında yaşıyor, çöp tenekelerini eşeleyerek karınlarını doyuruyorlardı. Yaz gelince de "sağ kalanlar bizim" denilerek faytonlara koşuluyordu.

Yani adada atlar köpekler gibi yaşıyordu.

Yolda gördüğümüz sokak köpekleri daha şanslıydı. Kulaklarında aşılı olduklarını gösteren işaretler ve besili vücutları vardı.

Değirmendere’den dönerek Halki Palas’a yollandık.

 

MÜCEVHERİ GÖRMEYEN TURİZM ANLAYIŞI

Böyle güzel bir adayı turizme kazandırmak  için gayret göstermeyenleri kınadım.

Büyükada, Heybeli, Kınalı ve Burgaz dünyanın arayıpta bulamadığı nadir adalardan... Mücevher gibi adalar...

Bostancı’dan Mavi Marmara Deniz Otobüsleri ve İDO’nun vapurları yarım saatte bir hareket ediyorlar. Çok değil 20 dakika sonra kendinizi cennette buluyorsunuz.

Ama biz kıymetini  bilmiyoruz.

Mavi Marmara yönetiminden Sinan beyi Bostancı'ya dönerken anlattıkları ise böyle bir kaç yazı olur.

Bütün aksi yönlerine rağmen yine de adanın güzelliklerini yokedemediğimiz için yöneticilere değil, doğaya teşekkür ediyorum.

Herkese kış aylarında bir haftasonu Halki Palas’ta kalmalarını ve adanın güzelliğini yaşamalarını diliyorum.   

 

Bu yazı toplam 1650 defa okunmuştur.
Yazarın Diğer Yazıları
Tüm Hakları Saklıdır © 2006 Türkiye Turizm | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.